Kurumsal Sorumluluk Mitleri

Turkishtime Dergi

TAYFUN ZAMAN

Şirketlerin başarı tanımının hızla değiştiği son on yılın popüler ancak anlaşılamamış konularından biri de kurumsal sorumluluk oldu.

Bir şirketin aynı zamanda sosyal bir vatandaş olduğu ve içerisinde bulunduğu topluma karşı görevleri bulunduğu fikri temelleri üzerinde yükselen kurumsal sorumluluk ile ilgili birçok doğru uygulama olduğu gibi bizleri bu kavramı doğru anlamak ve uygulamakta sınırlayacak yanlış bilgiler ile de karşılaşır olduk.

Ethical Corporation’ın kurucusu, yaşı ve bilgisi arasındaki asimetriye hayran olduğum, dostum Tobias Webb ile “Kurumsal Sorumluluk Mitleri” üzerine yaptığımız bir sohbetten aldığım notları paylaşmak istiyorum sizlerle…

  1. Kurumsal sorumluluk sahibi girişimcilerin/şirketlerin öncelikli görevlerinden biri istihdamı artırmaktır.

 

İster gelişmekte olan ekonomilerde, ister finansal krizin derin etkilerinin sürdüğü gelişmiş ekonomilerde olsun hükumetler, ekonomik politikalarını, yatırımcı çekme planlarını, girişimi destekleme stratejilerini açıklarken önceliği hep bu atılımların istihdamı nasıl artıracağına verirler.

Bu mesajdan etkilenen bizler ise kurumsal sorumluluk sahibi bir şirketin en önemli özelliğinin bizler için yeni iş imkanları yaratmak olduğunu düşünürüz. İşimize de geldiği için bu fikri kolayca benimseriz; oysa durum böyle değildir.

Sorumlu şirketin önceliği fayda maliyet dengesi ve ömrü iyi planlanmış, sürdürülebilirlik ilkesi gözetilerek üretilmiş, atık yönetimi etkin, geri dönüşümü yüksek ürün ve servisleri üretmek olmalıdır.

İstihdam sorunu, bir ürünü üretmek için kaç kişiye iş vereceğinizle değil ürününüzün ekonomiye, topluma ve çevreye olan fayda çarpan etkisiyle çözülecektir.

Makro sorunlar birçok mikro çözümün toplamıyla değil mikro çözümlerin piyasayla olan etkileşimiyle çözülür.

  1. Şirketlerin öncelikli sorumluluğu hissedar varlığını artırmaktır.

Bu, mitlerin en eskisi, en etkilisi ama aynı zamanda en hatalı olanı. Başarılarını yıl sonu kotalarına endeksleyen ve her sene dağıttıkları temettü kadar başarılı olduklarını düşünen yönetim kurullarınca yönetilen halka açık şirketlerin birbiri ardına iflas ettiği bir dünyada yaşıyoruz.

Halka açıklık oranlarının yüksek olduğu Amerikan ve İngiliz ekonomilerinden örnek verecek olursak… son 15 yılda halka açık Amerikan şirketi sayısı %40 düşerken bu düşüş oranının İngiltere’de %50 yi aştığını görüyoruz. Buna ek olarak 1920lerde halka açık bir şirketin ortalama ömrü 75 yıl iken günümüzde 15 seneye kadar düştü ve düşmeye devam ediyor.

Yani bir şirket halka arzı hedeflerken ve sonrasında başarı tanımını yaparken, yıl sonu karlılığı, temettü oranı gibi finansal verileri tek kriter olarak tanımlarsa, varlığını uzun sure ayakta kalmasını sağlayacak stratejiler değil kısa sureli başarıları getirecek taktikler ile sağlamaya çalışıyor demektir.

Gene Amerika’dan başka bir istatistik daha da dramatik bir gerçeği ortaya koyuyor: Cornell Law School profesörlerinden Lynn Stout’a göre 1993 ten günümüze, özel sektör şirketlerinin hisse senetlerine yatırım yapanlar, bırakın para kazanmayı, para kaybettiler. Daha da garibi aynı dönemde bono, dünya ekonomi tarihinde ilk defa hisse senedinden daha fazla gelir getirdi. Oysa daha yüksek riski ifade eden hisse senedinin bonodan çok daha fazla gelir getirmesi beklenir.

  1. Sorumlu şirket topluma geri vermelidir.

Bu yargıyı hangi iletişim dehasının hayatımıza soktuğunu bilemiyorum ama anlaşılan başarılı olmuş. Bu romantik tanım şirketin para kazanma kimliği ile para harcama kimliğini birbirinden ayıran, kibirli bir tutumu çağrıştırıyor bana.

Sorumlu şirket toplumdan önce alıp sonra vermez. İnovasyon politikalarından sürdürülebilirlik politikalarında kadar üretimin, pazarlamanın, satışın ve satış sonrasının tüm safhalarında sorumlu ve etik davranan şirketin aldıklarının karşılığında bir şey verme ihtiyacı olmaz.

İşini doğru yapan, parasını adillik, şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk ilkelerine uygun kazanan şirkete bir haksız kazançla itham eder gibi “Toplumdan aldığını geri ver” demek çok haksız, kimi zaman da küstah bir tavırdır.

Amaç sorumsuzca kazandığının bir kısmını geri veren değil kazanırken sorumluluk hisseden kimlikteki şirketlerin sayısını artırmak olmalıdır.

  1. Politika politikacılara bırakılmalıdır. 

Konu ekonomi olduğunda şirketler topu hükümetlerin sahasına yuvarlamayı tercih ederler; kendilerini hatalı ekonomi politikalarının doğurduğu sorunların ortasında kalmış ve bu yüzden zarar gören yapılar olarak görmek isterler. Oysa, sistemde bir aksaklık varsa çözümün parçası olmayı tercih etmemek ve sadece izleyici olmak lüksüne sahip olamazsınız. Şirketlerin, politikaları bir takım vergilerin düşürülmesi veya kimi sektörlerin imtiyaz sahibi olmaları yönünde etkileme çabasının doğru olduğunu söylemiyorum. Bir şirketin vergide iki puanlık düşüş için harcadığı çabanın yarısını tüm sektörün faydasına olacak, verimi artıracak, adil rekabeti destekleyecek politikaların yapılması yönünde harcadığı; rakipleriyle birlikte çalışarak içinde bulunduğu sosyo-ekonomik düzenin gelişimine hizmet ettiği bir iş dünyası hayal ediyorum.