Usta iktisatçı Prof. Dr. Asaf Savaş Akat ihracattaki yükselişi yorumluyor

Turkishtime Dergi

Usta iktisatçı Prof. Dr. Asaf Savaş Akat, ihracattaki yükselişi Temmuz sayısında Turkishtime’a analiz etti: “Son iki yıl AB’de toparlanma belirginleşti. Rekabetçi kurun meyvesini şimdi yemeye başlıyoruz. AB’ye yönelik üretim yapan sektörlerde çarklar daha iyi dönüyor. AB dışı pazarları ihmal ettiğim düşünülmesin. İhracatın yarısı da onlara gidiyor. Gene de önemli bir fark var. AB’ye kıyasla daha küçük ve istikrarsız pazarlar.”

İhracatın son durumunun fotoğrafını çeker misiniz?

İhracat, Türkiye’de de, başka ülkelerde de karmaşık bir süreçtir. İhracatın performansı öncelikle iktisat politikalarının ne ölçüde ihracat ağırlıklı büyümeyi hedeflediğine bağlıdır. Örneğin geçmişte Japonya, Kore, Tayvan, sonraları Çin gibi Asya ülkeleri büyüme modellerini ihracat artışı üzerine inşa etmişlerdi. Kullandıkları yöntemin özü, döviz kurunu düşük değerli tutmaktır. Ne demek? Emek maliyeti yani reel ücretler döviz cinsinden sanayiye rekabet sağlayacak düzeye indiriliyor. Dolayısıyla ürünleri kalitesiz bile olsa düşük fiyat avantajı ile dış piyasalarda alıcı buluyor. Artan dış satış sanayiye yatırımı teşvik ediyor. İhracat daha da artıyor. Böylece dış açık sorunu ile karşılaşmadan hızlı büyüme sağlanıyor.

Peki Türkiye’de?

Kısa bir tarihçede yarar var. Geçmişte buna benzer bir süreç yaşandı. 1980’leri, ekonominin dışa açıldığı dönemi kast ediyorum. Öncesinde Türkiye ithal ikamesi ile sanayileşmeyi denedi. Bir yanda TL aşırı değerli tutuldu, aynı anda yüksek koruma duvarları ve yasaklarla ithalat kısıtlandı. Ama model sanayi ürünü ihracatını engelliyordu. Sanayileşme ile beraber oluşan devasa dış açıklar 1979’da ekonomiyi çökme noktasına taşıdı. 1980’lerde TL’nin değeri düşürüldü. Biri olumlu, diğeri olumsuz iki etkisi oldu. İhracatta büyük bir patlama yaşandı ama enflasyon da tırmandı. 90’larda TL’nin yeniden değer kazanması 1994 krizini tetikledi. Kriz sonrasında rekabetçi kurla ihracat tekrar artarken yüksek enflasyon iyice yerleşti. O arada AB ile Gümrük Birliği'nin başladığını da hatırlatalım. Bu açıdan, 2000’ler hem ilginç hem kritiktir. Enflasyon hızla düştü ama bu kez dış açık aynı hızla büyüdü. Gerisinde, yanlış para politikalarının TL’yi tekrar aşırı değerli hale getirmesi yatıyordu. Ayrıntısına girmeyelim. Ne oldu? İhracatçı üvey evlat muamelesi gördü; iç piyasaya üretim ve ithalat teşvik edildi; dış açık tarihi rekorlara tırmandı. Yeni bir kriz korkusu 2011 sonrasında iktisat politikası çerçevesinin değişmesine yol açtı. “Talebin dengelenmesi” ya da “yumuşak iniş” dendi. TL’nin tedricen değer kaybetmesine izin verildi. Yani döviz kuru enflasyondan hızlı yükseldi. Böylece yavaş yavaş ihracatçı sektörlerin üretimi, kârlılığı ve yatırımları artmaya başladı. Bu anlama ihracatın örselediği dönemin bitiği, yakın geçmişe kıyasla ihracatın daha fazla teşvik edildiği bir dönemin başladığı söylenebilir. Arada ufak dalgalanmalar olabilir ama ana eğilim değişmez. 

Zorlukları var mı ihracatı teşvik etmenin?

Olmaz mı? Döviz kurunu yukarı iterken dikkat etmek gerekiyor. Maliyet enflasyonu yaratıyor. Döviz borçlusu firmaların bilançolarını bozuyor. Ayrıca Türkiye’de toplum kur hareketlerine karşı aşırı duyarlı. Yani iktisat politikası kur yukarı gitsin ama çok yukarı gitmesin dengesini tutturmaya çalışıyor. Kolay olmuyor; biraz doğru, biraz yanlış, düşe kalka yapılıyor.

Gelinen nokta nedir hocam?

Eskisine kıyasla daha rekabetçi bir kur düzeyine gelindiği kesindir. İhracatçıyı rahatlatıyor. Demek ki, ihracat performansının önemli bir boyutu rekabetçi döviz kuru. Ancak, orada bitmiyor. Diğer boyutu, ihracat yapılan ülkelerin ekonomik konjonktürüdür. Resesyonda bir ülkeye mal satmak çok zordur. Türkiye için kritik olan AB pazarıdır. Çünkü ithal ikamesi döneminde Asya ülkeleri gibi ABD piyasasına odaklanma fırsatını kaçırdı. Gümrük Birliği de gerçekleşince ihracatın ana gövdesi AB’ye yöneldi. 

Türkiye’nin ABD piyasası yerine Avrupa’yı tercih etmesi dezavantaj mı?

Olan olmuş zaten; geçmişe takılıp kalmamak lazım. Resmin bütününe bakınca, Gümrük Birliği Türkiye açısından yararlı olmuştur, bu kesin. Ben konuma geri döneyim. Küresel mali kriz sonrasında, AB kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan ilave sorunlarla karşılaştı. Türkiye’de talebin dengelenmesi AB’de uzun bir durgunluk dönemine denk geldi. Ne demek? TL’de değer kaybına rağmen AB’ye ihracat talebin zayıflığı nedeniyle bir türlü artmadı. Neyse ki, son iki yıl AB’de toparlanma belirginleşti. Rekabetçi kurun meyvesini şimdi yemeğe başlıyoruz. AB’ye yönelik üretim yapan sektörlerde çarklar daha iyi dönüyor. 

Otomotiv sektörü mü?

En çok göze çarpan sektördür. Otomotiv sanayi önemli bir dönüşüm geçirdi. Ticariden binek araca geçildi. Bugün dünyadaki önemli otomotiv firmalarının global üretim haritalarında Türkiye de yer alıyor. Özellikle AB pazarı için üretim yeri tercihinde Türkiye gündeme geliyor. Sadece Türkiye değil tabii ki; ama Türkiye de var. Şu anda ikisi Avrupalı, ikisi Japon, biri Amerikan, biri Koreli, altı küresel otomotiv firması Türkiye’de AB pazarı için üretim yapıyor. Bunlara büyük araç (otobüs, kamyon) üreticilerini ve yan sanayi tedarikçilerini katabiliriz. Otomotiv sektörü Gümrük Birliği'nin ve rekabetçi kurumun birer başarı örneğidir.

Usta iktisatçının ihracat analizlerini paylaştığı röportajı için Turkishtime Temmuz sayısını edinmeyi unutmayın...