ULUSLARARASI REKABET STRATEJİLERİ YAŞ MEYVE SEBZE VE MAMÜLLERİ SEKTÖRÜ

Turkishtime Dergi

Yaş meyve sebze sektörü yeni bir denklem arayışında

Turkish Cargo ve Turkishtime’ın işbirliği ile düzenlenen Ortak Akıl Toplantıları’nın ikincisi bu kez yaş meyve sebze sektöründeki temsilcileri buluşturdu. Toplantıda yaş meyve sebze sektörünün tarladan başlayıp, tüketicinin mutfağına kadar uzanan hikâyesinde neler yaşadığı; çiftçi, sanayici ve hükümet üçgeninde kurulan denklemde nelerin eksik olduğu ve beklentilerin ne yönde olduğu görüşüldü.

UTİKAD yani Uluslararası Taşımacılık ve Lojistik Hizmet Üretenleri Derneği’nin de ikinci ev sahibi olarak yerini aldığı Ortak Akıl Toplantısı’nda; yaş meyve sebze sektörünün içinde bulunduğu yapısal sorunlar, girdi maliyetleri, üretim planlamasında yaşanan aksaklıklar, birinci sınıf tarım alanlarının envanterinin çıkarılması, meyve suyu sektörüne getirilen ÖTV zammı, sınır kapılarında yaşanan yoğunluk, iklim değişikliği, organik tarım, verilen teşviklerde düşülen hatalar ve sektörün hava taşımacılığına duyduğu desteğin önemi gündeme taşınan konular arasında yer aldı.

EMRE ALKİN: Bugün burada UTİKAD ve Turkish Cargo’nun ev sahipliğinde yaş meyve sebze sektörünün en rafine temsilcileri ile bir aradayız. Toplantının usulü gereği sizlere sözü serbest bırakmadan önce suyu dalgalandırmak anlamında ev sahiplerimize ilk olarak söz veriyor olacağız. Çok sorununuz olduğunu biliyorum. Bu anlamda konuşacağımız konuları; operasyonel, taktik ve stratejik olarak üç ayrı bölüme ayırdık. Operasyonel olarak, günlük yaşadığımız sıkıntılar ve bunlarla ilgili çözüm önerileriniz varsa onları dinlemek, -mesela organik tarımla ilgili sorunlar var- ardından ihracatla alakalı taktiksel yapılabilecek şeyler nedir bunları konuşacağız. Burada önünüzde var olan maddelere bağlı kalmaya tabii ki gerek yok, başka eklemek istediğiniz konular olursa bunlar üzerinden de ilerleyebiliriz. Müsaadenizle sözü ilk olarak UTİKAD Başkanı Emre Eldener’e veriyorum. 

EMRE ELDENER: Hepiniz hoş geldiniz. Çok önemli bir sektörün temsilcileriyle bir aradayız. Burada; UTİKAD yani Uluslararası Taşımacılık ve Lojistik Hizmet Üretenleri Derneği Başkanı olarak, aslında sizlere lojistik hizmet veren aşağı yukarı bütün şirketleri bünyesinde barındıran bir derneğin başkanı olarak bulunuyorum. Derneğimiz, sektörün belli başlı firmalarını bünyesinde bulunduran 500 civarında üyeden oluşuyor. Baktığımız zaman UTİKAD’ın; toplamda hava kargo hareketinin neredeyse yüzde 100’ünü bünyesinde bulunduran hava kargo acentelerinin olduğu bir dernek olduğunu söyleyebiliriz. Üyelerimiz sizlerle birebir ve omuz omuza çalışan firmalar. Bu nedenle sıkıntılarınızın bir kısmını biliyoruz. Ama burada ilk ağızdan bu sorunları duymak bence çok önemli. Bu nedenle bu toplantı serilerini biz de çok önemsiyoruz. Çünkü burada, problemler doğrudan yaşayanlar tarafından dile getiriliyor ve herhangi bir spekülasyona mahal bırakmadan olduğu gibi ortaya konuluyor. Bizler gerek hava yolu gerekse de kara ve deniz yolu taşımacıları olarak sizlerin üretimini belli başlı pazarlara taşımakla yükümlüyüz. Bu noktada bir takım problemler yaşanmıyor mu? Tabii ki yaşanıyor. Hatta çok ciddi problemler yaşanıyor. Bozulabilir bir malzeme taşıdığımız için bir takım kayıplar olabiliyor. Ürün kara yolu ile taşındığında araç içerisinde oluşan hareketten dolayı bir takım hasarlar olabiliyor. 

Diğer taraftan soğuk hava zincirinin kırılma olasılığı ortaya çıkabiliyor. Bu anlamda baktığınızda aslında tarladan tüketicinin masasına gelene kadar neredeyse kayıpların yüzde 50’yi bulabildiği bir sektörle karşı karşıyayız. Bu nedenle lojistik, sizlerin çok yakından bildiği bir çözüm ortağı olarak tedarikçilerle çalışıyor olmanızı gerektiren bir sektör. Bizler de bunun için buradayız. Ben tekrar sözü alacağım. Ancak sizlerin görüşleri bizim için çok daha değerli.

EMRE ALKİN: Sözü Turhan Bey’e teslim etmeden önce, dün bana gelen Turkish Cargo ile alakalı bir takım bilgileri paylaşmak istiyorum. Özellikle Turkish Cargo’nun sektörle ilgili yaptığı hizmetler var. Bazı firmalar bu hizmetleri sevinçli bir sürpriz olarak aldı. Çünkü çoğunun bu detaydan haberi yoktu. O yüzden bu toplantı biraz daha bu sorulara cevap verecek bir toplantı olarak gözüküyor.

TURHAN ÖZEN: Saygıdeğer misafirler, Türkiye yaş meyve sebze sektörünün değerli temsilcileri, sizlerle birlikte burada olmaktan mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. Bu ortak akıl toplantısında, yaş meyve sebze ve mamullerin Türkiye’deki üretiminden, mutfağa ulaşana kadar gerçekleşen sürecinin sahibi olan temsilcilerle bir aradayız. Bu değerli ortak akıl çalıştayına sponsor olarak, böyle bir toplantıda bulunmayı çok önemsiyoruz.

Türkiye yaş meyve sebze sektörü ve bayrak taşıyıcı Türk Hava Yolları’nın kesişmesi sadece; 2018 yılında taşımasını yaptığımız 7 bin tonluk ihracat ürününden ibaret değil. Türk Hava Yolları, hava kargo faaliyetlerini dünyada global ölçekte rekabet edebilecek bir noktaya getirebilmek için, stratejik olarak öncelikli iş birimi olarak tanımladı. Buna istinaden geçtiğimiz 3-4 yıl içerisinde, daha da artan bir hızla kargoya yönelik; hem İstanbul Havalimanı hem de Atatürk Havalimanı’nda teknoloji ve kapasite alanında yapılan yatırımlar ve kargo uçaklarının devreye girmesi ile birlikte çok hızlı bir gelişme ve büyüme temposu oluşturduk. 

Buradaki nihai hedefimiz, 2023 yılında yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıl dönümünde, Turkish Cargo’yu dünyanın en büyük beş hava lojistik organizasyonlarından biri haline getirmek. Bu hedefe emin adımlarla yürürken; yönetim kurulu ve icra komitesi başkanımızın, yönetim kurulumuzun ve genel müdürümüzün tüm desteği arkamızda. Bu süreçte büyümek için hizmetimizi geliştirip iyileştirirken müşterilerimizin beklentilerini daha yakından anlamaya çalışıyoruz. Bizim için en kritik sektörün yaş meyve sebze ve mamulleri sektörü olduğunu söylemeliyim, bu sebeple böyle bir çalıştay düzenlemeye karar verdik. 

Yaş meyve sebze sektörünün, hava kargo taşımacılığı açısından bakıldığında; iki yönden çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Birincisi; son derece zor bir sektör olması sebebiyle, buradaki hizmet standartlarını; beklentiler ve ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirebildiğimiz ölçüde, markamızı dünyada rekabete daha hızlı yaklaştırıyor ve hazırlamış oluyoruz. Dolayısıyla en zorlu müşteri grubunun ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya çalışmak, bizi hizmet anlamında iyileştiriyor ve söz konusu olan zorlukları bir şans olarak görüyoruz. 

Bizim, dünyanın ilk beş hava kargo organizasyonu içerisinde olmamız için gereken hacimler içerisinde, bu sektörün yani katma değerli yaş meyve ve sebze mamulleri ihracatının son derece kritik olduğunu düşünüyoruz. Taşımasını gerçekleştirdiğimiz 7 bin ton, şu anda hava kargo olarak önemli bir rakam olabilir ama hem toplam ihracatı hem de ihracat potansiyelini düşündüğümüzde, aslında bu sektörün hava kargo potansiyelinin çok daha yüksek olduğunu görüyoruz. Önümüzdeki dönemde yaş meyve sebze ve mamulleri sektörüne yönelik, hava yoluyla yapılan ihracat potansiyelini artırırken, Turkish Cargo olarak hizmet kalitemizi ve kapasitemizi buna göre ayarlayarak ciddi bir gelişme sağlamak istiyoruz.

Bayrak taşıyıcı milli hava yolu olarak, misyonumuz içerisinde Türkiye’deki bütün sektörlerin global rekabet gücünü artırmak var. İhracatı artıracak her türlü çalışmanın içerisinde; özel sektör ya da kamu ayağında üzerimize düşeni yapmak isteriz. 

SEFER KILINÇ: Öncelikli olarak burada bulunmaktan son derece mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Çünkü bu Ortak Akıl Toplantıları’nda sektörün sorunlarının ele alınmasının yol gösterici olduğuna inanıyorum. Yaş meyve sebze sektörü ile meyve suyu sektörü esasında birbirini tamamen destekleyen sektörler. Çünkü meyve suyu sektörü, çiftçinin ürettiği tüm meyve ve sebzelerde katma değer yaratarak onları destekleyerek sürekliliğini sağlıyor. Fazla olgunlaşmış ve küçük hasarları olup bu sebepten dolayı pazarda satılamayan ürünler, konsantre veya püre haline getirilerek ihracat ve iç piyasada mamul veya konsantre olarak satışa sunuluyor. Bu üretimleri yapıp katma değer yaratırken hiçbir şekilde ithalata başvurmuyor. Bu anlamda burada son derece değerli bir sektörden söz ediyoruz. Fakat diğer taraftan baktığınızda bu sektör şu anda gerçekten içler acısı bir durumda. Sektör çok ciddi darbe almaya başladı ve bu kadar darbe alması ileride önüne geçilemeyecek veya yanlış yapıp geriye dönelim desek de kısa vadede dönülemeyecek sonuçlar ortaya çıkaracak. “Meyve suyu sektörünün temel sorunları ve çözüm önerileri” başlığı adı altında birkaç önerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum. Meyve suyunda işlenen meyve ve sebze miktarlarının 2011 ile 2018 yılları arasındaki değişimlerini mercek altına aldığımızda 2011’de yaklaşık 991 bin ton ürün işlenirken 2018 yılında ise 1 milyon 300 bin ton olduğunu görüyoruz. 2011 yılından 2018 yılına kadar meyve suyu firmaları tarafından işlenen meyve miktarlarında artma gözükse de detaylara baktığımızda Türkiye için çok önemli olan şeftali ve kayısı üretimlerinin ciddi anlamda düştüğünü görüyoruz. Şeftalinin 121 bin tondan 92 bin tonlara, kayısının 61 bin tondan 26 bin tonlara gerilemesinden dolayı meyve bahçelerinin geleceği ile ilgili çok ciddi olumsuzluklar yaşayacağımızı öngörüyoruz. Ayrıca 2018 yılının başında meyve nektarı ve içeceklere getirilen ÖTV meyve suyu sektörünü çok zor durumda bırakarak bitirme noktasına getirecektir. Söz konusu ÖTV’den dolayı artan maliyetler sebebiyle 1 litrelik meyve suyu 2,5 litrelik kola fiyatına market raflarında yer almak zorunda kaldı. Bunun karşılığı olarak meyve suyu tüketimi ciddi anlamda gerileyerek dünya genelinde tüketimi düşen gazlı içeceklerin Türkiye pazarında tüketimlerinin yükselmesine sebebiyet vermiştir. Aynı zamanda meyve suyu ile ilgili bilinçli bilinçsiz yapılan konuşmalar sektörü çok zor durumda bırakmıştır. Yapılan bu konuşmalarda insanlarımıza tüketmesi için alternatif bir ürün sunulmadığı için insanlar kendilerine göre bir çıkış noktası bularak gazlı içeceklere doğru yönelmiştir. 2018 yılında Türkiye’de gazlı içeceklerde 400-500 milyon litrelik bir tüketim artışı görülmektedir. 

Dağınık ve küçük ölçekli bahçeler sanayiye uygun cinste yeterli miktar ve kalitede meyve tedarik edilememesine sebebiyet veriyor. Bundan dolayı devletin elindeki birinci sınıf tarım alanlarının envanterinin çıkarılması ve meyveciliğin geliştirilmesi için atılacak adımlara ışık tutması amacıyla özel sektöre tahsis edilmesi, kaliteli sanayiye yönelik meyve tonajını artırarak daha düşük maliyetle üretilmesini sağlayacaktır. 

Aynı zamanda tarıma dayalı sanayi üretimi yapan firmalara düşük faizli kredi verilmesi, tarımda girdi maliyetlerini düşürecek politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Teşvikler kalite, verimlilik, çeşit ve maliyet açısından sanayinin gerek iç pazardaki büyümesine gerekse dış ticaretteki gücünü artırmasına olanak verecek bir şekilde yeniden yapılandırılması önemli bir konu. Bu kapsamda meyve plantasyonu ile ilgili teşviklerde, aynı havzada en uygun meyvelerin “Meyve İşleyen Tesisler”in etrafında büyük kümeler halinde oluşmasını mümkün kılacak bir model kurgulanmasının çok faydalı olacağına inanıyoruz. Enerji maliyetleri sektörümüzde çok fazla ve bunun düşürülmesini istiyoruz. Ve en büyük sorunumuz olan süpermarketler yasasının acilen çıkartılmasını bekliyoruz. Meyve suyu gibi yaş meyve sebze pazarının da bu sektörün baskısından kurtarılması gerekiyor. Süpermarketlerin ödeme sistemi konusunun da ayrı bir mesele olarak ele alınması gerekiyor. Peşin aldığımız ürünlerin ödemesini, süpermarketlerin kendi isteklerine göre ödemesine izin veriyoruz. Bu noktada hiçbir yaptırımımız yok. Bu konuda da acilen bir düzenlemeye gidilmesi gerekiyor.

KEMAL KAÇMAZ: Hepinizin malumu olduğu üzere yaş meyve sebze sektörünün yapısal ve konjonktürel bir takım sorunları söz konusu. Yapısal sorunlar içerisinde en önemlilerinden bir tanesi; küçük ölçekli alanlarda üretim yapılması, buna bağlı olarak girdi maliyetlerinin yüksekliği ve üretim planlamasının yapılamaması. Diğer taraftan sektörümüzde önemsediğimiz kalite ve zirai ilaçlar konusu var. Bu sorunların çözümüyle ilgili yaş meyve sebze sektörü olarak inovatif tarımsal üretim modeli üzerinde bir çalışma gerçekleştirdik. Bu önerimizin başında da; zorunlu zirai danışmanlık ofislerinin kurulması önerisi geliyor. Bu hayata geçirildiği zaman üretici kaliteli üretim yapabilecek zirai ilacı ve gübreyi daha az miktarda ve doğru bir şekilde kullanabilecek, dolayısıyla ihracata giden ürün miktarı daha da artacak. Diğer taraftan bu işin ikinci ayağında ülke olarak, tıbbi ilaçların ithalatında ödediğimiz döviz miktarını düşürmüş olacağız. Bu projeye dair çıktıkların çok fazla olacağına inanıyoruz. Küçük ölçekli üretimin ve ihracatın efektif hale getirilmesi için -Mersin bölgesinde yaptığımız çalıştaylarda iki sonuç çıktı- birincisi; kooperatifçiliğin geliştirilmesi, özellikle ilçe bazında bir kooperatif olmak üzere yani nitelikli kooperatifler olacak şekilde üretimin ve pazarlamanın geliştirilmesi, ikinci bir öneri olarak da; sözleşmeli üretim modelinin yeniden revize edilmesi. Tabii ki burada sözleşmeli üretim modeli derken; kısa süreli zaman dilimlerinde üretilen meyveler var bir de uzun yıllarda üretilenler. Örneğin narenciye yedi yılda meyveye başlıyor. Bu üretimler ayrı ayrı teşvik edilmeli.

Bunların yanı sıra biyolojik mücadele yapan üretici ayrıca özel olarak desteklenmeli ve özendirilmelidir. Ayrıca sulama birliklerinin yapısı revize edilmeli diye düşünüyoruz. Ürün zayiatını önlemek ve raf ömrünü uzatmak için üretim aşamasından tüketiciye sunuluncaya kadar soğuk zincir sistemine geçmemiz için 2014 yılında sektör olarak bir fizibilite çalışması yapmıştık. Bu anlamda tüm yaş meyve sebzenin tamamının soğuk zincirden geçerek pazarlara sunulması konusunda bir rapor hazırladık. Maalesef bugüne kadar bu önerilerimiz hayata geçmedi. Rakip ülkelerimizin birçoğu bu soğuk zincir sistemine geçtiği için ürünlerinin raf ömürleri bizden çok daha uzun. Umut ediyoruz ki, bu konuştuklarımızın en azından bir kısmı dikkate alınır ve soğuk zincir sistemi tüm yaş meyve sebze sektöründe uygulamaya geçer. 

Geleneksel pazarlarımızdan Rusya ile yaşadığımız uçak krizinin ardından yaptığımız çalışmalardan sonra uzak ülkelere açılma fikri ortaya çıktı. Şu anda Japonya’ya narenciye, Çin’e kiraz ihraç ediyoruz. Umarım kısa süre içerisinde nar, narenciye ve incir gibi diğer ürünlerin de ihracatını gerçekleştirmeye başlarız. Bununla ilgili olarak da önerimiz; daha önce Ticaret Bakanlığı nezdinde oluşturulan “Uzakdoğu’ya Yaş Meyve Sebze İhracatını Geliştirme Komitesi”nin yeniden yapılandırılması, bunun proaktif bir şekilde çalıştırılması ve bu ülkeler ile ilgili yaptığımız çalışmaların hızlandırılması. Bu nedenle söz konusu yapının tekrar gözden geçirilerek belki de Komite Başkanlığının Yaş Meyve Sebze Sektör Kurulu Başkanlığına verilerek daha aktif bir şekilde çalışmasının önü açılmalı.

Türkiye ihracatçılar Meclisi’nin hayata geçirdiği ticaret merkezlerinin yapısı bizim yaş meyve sebze sektörüne uygun değil. Yaş meyve sebze sektörü için de; belirli merkezlerde soğuk depolar kurarak, dış ticaret merkezleri hayata geçirilebilir. Diğer taraftan bizim bürokratik maliyetlerimiz var. Bu maliyetleri de tüm sektör olarak tekrar masaya yatırmamız gerekiyor. Örneğin biz şu anda borsadan ürünleri tescil ettirirsek yüzde 2 stopaj ve ayrıca borsaya tescil harcı ödüyoruz. Yine hal yasasına göre çıkan tüm yaş meyve sebze ihracatını hal sistemine girmek zorundayız. Hal kayıt sistemine girilen ürünlerin tamamı yüzde 2 stopaja dahil olurken biz orayı göz ardı ediyor, gidiyor yüzde 2 vergi tevkifatı yapılsın diye borsaya tescil ediyoruz. Bu da bize ekstra bir maliyet kalemi oluşturuyor. Analiz ücretlerini mukayese ettiğimizde bizdeki analiz ücretlerinin dışarıya göre çok daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bunları da tekrar gündeme taşımamız önemli bir konu. 

Üretim aşamasında ki en önemli konulardan bir tanesi; Akdeniz meyvesi ile ilgili mücadele. Bu konuyla ilgili entegre bir mücadeleye gidilmesi şart. Bununla ilgili de en önemli yöntem, kısır böcek tekniği. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu ile Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu bunun yüzde 90’ını zaten finanse ediyor. Bize düşen, bu tekniği süratle hayata geçirmek.

Tarım ve Orman Bakanlığı ile yaptığımız toplantılarda da bunu dile getirdik. Diğer taraftan Avrupa Birliği hariç diğer ülkelere giden TIR’ların bir kısmı Hamzabeyli Sınır Kapısı’na yönlendirildi. Tabi biz her zaman; yaş meyve TIR’larının geçişine öncelik verilmesini söylüyoruz. Sınırda 48 saat veya daha fazla bekleyen TIR’lar ürüne zarar veriyor. Bu konunun da tekrar gündeme alınması gerekiyor.

EMRE ALKİN: Kapıkule Sınır Kapısı ile ilgili kısa bir bilgilendirme yapması için sözü Sayın Emre Eldener’e veriyoruz.

EMRE ELDENER: Hemen kısaca Kapıkule’deki durumu özetlemek istiyorum. Bundan yalnızca siz muzdarip değilsiniz, hatta en az muzdarip olanların frigo araç yükleyenler olduğunu söyleyebilirim. Çünkü eğer malınız yanıcıysa veya bozulabilir maddeyse frigo araçların o kuyruğa girmeden geçişine izin veriliyor. Dernek olarak Kapıkule’deki problemi çözmek adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Fuat Oktay’ın da bulunduğu çok sayıda toplantı yaptık. Çünkü Türkiye’de ihracatın, -yalnızca ihracatın değil aynı zamanda yabancı yatırımların- önündeki en büyük engellerden biri, sınır kapılarında yaşanan yoğunluk. Kapıkule’ye cumartesi günü giren araç ortalama 64 saat sonra çıkıyor. Bu durum size yansımayan bir şey. Çünkü yaş meyve sebzeye geçişlerde bir öncelik söz konusu. Eğer böyle bir duruma sizi de soksalardı ihracat yapmanız tabii ki mümkün olamazdı. TIR operatörleri gümrüksüz mazot aldıkları için bunu pas geçemiyor. Hal böyle olunca orada bir mazot kuyruğu oluşuyor ve her bir TIR deposunun dolması yaklaşık 45 dakikayı alıyor. Gelinen noktada bu çağrılarımıza kulak verildi ve hem Hamzabeyli’de hem de Kapıkule’de bir düzenlemeye gidileceği belirtildi. Ama bu defa da her iki sınır kapısında aynı anda inşaat başlatıldı. Ve bu inşaat Ocak sonunda bitecek. 

Şu anda bazı hafta sonları Edirne’deki kuyruk, 35 kilometreyi buluyor. Bu konu nasıl çözülemiyor biz de anlamakta zorluk çekiyoruz. Çünkü Habur’dan Kapıkule’ye göre daha fazla TIR geçiyor. Kapıkule; Avrupa’daki en büyük kara yolu gümrük kapısı ve tıkalı. Kamu, başta problemin Bulgar tarafında olduğunu düşünüyordu. Ne zaman gündeme getirsek, “problem bizde değil, Bulgar tarafında büyük sıkıntı var” deniliyordu. Onun öyle olmadığı anlaşıldı ve harekete geçildi. Bunun da kısa süre içinde tamamen çözüleceğini umut ediyorum. Sınır kapılarındaki akaryakıt istasyonlarının belirli noktalarda yer alması gerektiği konusunda taleplerimiz oluyor. Çünkü isteyen istediği yerden gümrüksüz bir şekilde yakıt almalı. Hatta oradaki tıkanma noktalarını Sabancı Üniversitesi ile birlikte yürütülen bir çalışma ile çok net bir şekilde ortaya koyduk. Burada asıl problem, hasta olduğunuzun net bir şekilde anlaşılması gerektiği. Hasta olduğunuzu kabul etmezseniz iyileşemezsiniz. Durum, “hasta değiliz” idi, şimdi “galiba hastayız, harekete geçelim mi” ye geldi. Bu da iyi bir şey.

HAYDAR GÜÇLÜ: Tarımı Türkiye bilinçli olarak göz ardı ediyor. Şöyle ki, dünyanın büyük sanayilerinde ekilmeyen tarladan çift vergi alınırken bize sunulan para ile biz ekilmeyen tarlalara pirim veriyoruz. Bunu alan da, zahmetine girmiyor. Bu çok yanlış bir şey. Mesela Türkiye’de tarıma aşağı yukarı 14 milyar dolar civarında destek veriliyor. Ama bunun büyük bir kısmı Avrupa Birliği tarafından karşılanan, ekmeyen çiftçiye verilen paralar. Avrupa Birliği küçücük, 2 milyonluk nüfusa sahip ülkelerinde bile tarıma ciddi anlamda yatırım yapıyor ve ihtiyaçlarının yüzde 50’den fazlasını üretiyor. O ülke yüzde 50 fazlasını üretirken, bize destek veriyor. Bu parayı bize, o ürettiği yüzde 50’lilik fazla üretimi getirip, satabilmek için veriyor. 2 milyonluk nüfusa sahip bir memleket, “insanları bir felaket halinde nasıl doyururuz”u düşünerek böyle bir strateji izlerken 80 milyonluk bir ülkede bizim bunu göz ardı etmemiz felaketin önde gidenidir. 

İkincisi; sektörde bir sürü problem var bu problemlere baktığımızda her birinin maliyetimiz içerisinde belli bir yüzdesi söz konusu. Halbuki ülkelerin gelişmişliğine göre rekabetin 101 kriteri vardır; inovasyonu paraya çevirebilme, hytech vs .. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde de üç kriter var; enerji, işçilik ve döviz kuru. Döviz kuru, rekabet ettiğimiz ülkelerde -Avrupa Birliği gibi- rekabet avantajımızı olumsuz yönde etkiliyor. Biz 2000 ile 2010 arasında yüzde 148’lere varan aşırı değerli Türk Lirası kullandık. Bir de hiç ithal girdiğimiz olmadığı için tarıma dayalı meyve ve sebze mamulleri bundan son derece ağır bir yara aldı. Bugünlerde o kadar değilse bile yine hala geçen seneki kurlarda ilerliyoruz ama girdilerimize baktığımızda yüzde 60’a varan enerji girdileri yüzde 26.5 işçilik artışı vs. söz konusu. Türkiye’de maalesef endüstriyel plantasyon hiç yapılamıyor. Bir hamle yapmamız lazım ama biz bu hamleleri yaparken; “Kaç paralık yatırım yapacaksın, bakın Brezilya’dan ortaklık geldi, 500 milyon dolar yatırım yapıyor. Sen de o kadar yatırım yap, seni de teşviklerden faydalandıralım” deniliyor. Yani ısrarla KOBi dediğiniz yerde, teşvik bile 2 milyon liranın altında yatırımlara verilmiyor. Bunların hepsi sektör için yapısal olan ve çözüme kavuşturulmayı bekleyen problemler. 16 sene sektör raporu hazırladım, şimdi açıp bakıyorum hepsi aynı. Birinci sene ile 16’ncı sene arasında değişen tek şey; tarihler. O bakımdan tarımda süratli bir şekilde ülkeyi doyurabilecek bir takım yollar bulmamız lazım. Evet, kolay yapılacak bir şey değil ama yapmamız lazım.

SENİH YAZGAN: Tarımı 30 yıldır, yani asistan olduğum günden bu yana değerlendiriyorum. Raporlar; 16 değil, 30 yıl öncesiyle bile mukayese edildiğinde hep aynı. Değişen hiçbir şey yok, sorunlar hep aynı. Bu noktada bir örnek vermek istiyorum. Ardından da başlıklar halinde yapılması gerekenleri kısa bir şekilde özetleyeceğim. Birincisi Polonya’yı ne kadar inceledik bilmiyorum ama Polonya’da çok güzel bir elma üreticiliği modeli geliştirildi. Elma fiyatları inanılmaz derecede bir dalgalanma gösteriyor. Yani elmanın borsası Avrupa’da -ambargo kalksa belki Rusya’da da- Polonya’nın eline geçmiş durumda. Bizim de Türkiye’de böyle bir yapısal reformu her türlü üretimimize adapte etmemiz gerekiyor. Bu noktada bir bakanlığın tesisi son derece önemli. Ben bir Ziraat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi olarak gitsem Sağlık Bakanı olsam, bu konuya nasıl bir bakış açısı getiririm bilemiyorum. Türkiye’de kaç defa bakan değişti. Ben beş yıldır İhracatçı Birlikleri Başkanlığı yapıyorum ve bu süre zarfında beş defa Tarım Bakanı değişti. “Bunlardan hangisi liyakat esaslıydı”, “Hangisi bu işe çözüm getirecekti” sorularını bizler maalesef hiç bir zaman sormadık. Karar alma noktasında karar vericiler sorumluluk almaktan uzak durdukları sürece, buradaki söylemlerimizden bir adım ileriye gitmemizin mümkün olacağını düşünmüyorum. Üretici konusuna geldiğimizde; üretici gerçekten şu yıl itibari ile umudunu kaybetmiş, borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmiştir. Üretici kimlere borçludur? Gübre bayilerine, İlaç ve Sulama Birliği’ne borçludur. Yani üreticinin cebindeki para, karşılığı olup olmadığı şüphe içeren bir çekle cebinde duruyor. Borçlarını ödeyemediği takdirde, çiftçinin tarımsal arazilerinin sistemli bir şekilde, belli kişiler tarafından icra yoluyla, kısmi anlamda toplulaştırmaya tabi tutulduğunu da görüyoruz. 

Bu durum bizleri son derece üzüyor. Peki ya üreticimiz bu hale nasıl geldi? Maalesef ürettiği ürünün hiçbir zaman değer bulduğunu göremedi. Bugün Türkiye’de gerçekten çok nadir ürünler de üretiliyor. Uluslararası kongrelere gidip Türkiye’nin en büyük kiraz üreticisi bir ülke olduğunu söylüyor, “yıllık 600 bin ton kiraz üretiyor” diyor ve gururla bu tabloyu sunuyorsunuz. Sonra üretimle ihracata baktığımızda dördüncü ya da beşinci duruma düştüğünüzü görüyorsunuz. Üretime dair bu istatistiki verilerin nereden çıkarıldığını sorguladığınızda; Türkiye’deki kiraz ağacı sayısının ortalamasının baz alındığını görüyorsunuz. Verilen rakamlar, gerçeklerin çok ötesinde. Böyle bir istatistiki değerlendirme, ülkemizi uluslararası alanda doğru bir biçimde temsil etmemektedir. 

Üretici bazında geçtiğimizde; üreticilerin en büyük sorunu; maalesef bilinçsiz bir şekilde pestisit kullanımı. Biz ihracatçılar içinde en önemli sorun, kalıntı sorunu nedeniyle ihracata yaşanabilecek olumsuzluklar. Ürün dönmesini basından takip ediyor musunuz bilmiyorum ama ürünlerin dönüş nedenleriyle ilgili bazı gerçekler tam yansıtılmıyor ve toplumda farklı bir algı oluşturuluyor. “Rusya’dan dönen çilekleri çocuklarımıza mı yedireceğiz?” deniliyor. Aslında oradan dönmesinin nedeni bir kalıntı problemi değil, bir zararlıdan dolayı. Ve bu konuya basında öyle bir yer veriliyor ki, sanki kanserojen etkisi olabilecek bir gıda, Türk toplumundaki tüketicilere sunuluyor algısı oluşturuluyor. 

Pestisitler yerine, Avrupa Birliği’nde “biyolojik preparatlar” çok yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmasına rağmen maalesef ülkemiz Tarım Bakanlığı tarafından biyolojik preparantların etiketlerinde sınırlı sayıda ürünlerde kullanılmasına izin veriliyor. Tarım Bakanlığı maalesef bu etiketi yani ürün gamını genişletmek konusunda biraz yavaş davranıyor. Biz üç etken madde ile Avrupa pazarındaki raflarda yerimizi aldığımızda; İspanyol bir marka aynı üründe tek etken madde ile aynı kalitede aynı rafta yerini alınca Avrupa’daki marketler İspanyol ürünlerini daha çok tercih ediyor. Bu işin çözümünde tek bir yöntem var o da üreticilerin “Üretim Birliği” adı altında toplanmasını sağlamak. Üretim Birliği kurularak mutlaka ve mutlaka bu pestisit kullanımlarının tek bir elden yapılması ve yapıldığında da ilaçlama ile ilgili sorumluluğun da yapan firmaya yüklenmesi ile ilgili bir organizasyonun oluşturulması gerekiyor. Şunu unutmayın; Türkiye’de ölçeği 1 ila 20 dekar arasında olan parsellerin toplamı, Türkiye’deki toplam tarım alanının yüzde 60’ını oluşturuyor. Böyle bir ülkede, bahsettiğimiz şekilde bir örgütlenme yapamazsınız bizim bir araya gelme şansımız yok.

Şimdi bir bakıyorsunuz fidan destekleri, bir bakıyorsunuz meyvecilik destekleri veriliyor. Bu noktada ise verilecek olan desteklerin bir havza bazlı ve özellikle sürdürülebilir üretime yönelik stratejik bir kararla desteklenmesi gerekiyor. Bu konuda kesinlikle kredilendirme sistemlerinin çok ciddi bir denetim mekanizmasından geçmesi, hatta denetim mekanizmasının oluşturulması şart. 

Üreticiye verilen mazot desteğine gelirsek, bu konuda üreticiyi cezalandırmak çok zor, çünkü üretici zaten ekonomik anlamda zor durumda. Burada üreticiyi cezalandırma adı altında değil de, onu biraz korkutarak, biraz da çok basit bir destekleme yöntemiyle; “Evet ben sana mazot ve gübre desteği vereceğim ama senin bu ürünü üretirken, GLOBALGAP belgesinde aranan niteliklerle ürettiğini ilçe müdürlükleri ile yapılacak analizlerle tespit edilirse bu desteği almaya hak kazanırsın” derse, çiftçilerin gıda güvenliğine uygun üretime adaptasyonunun çok daha kolay oluşacağını düşünüyorum.

MELİSA TOKGÖZ MUTLU: “Dünyanın verdiği iki büyük savaş var; biri susuzluk, bir diğeri de sürdürülebilir gıda”. Biz Türkiye olarak bu iki noktaya odaklanmak zorundayız. Bizler tarım sanayicileri olarak çok daha güçlü ve ortak bir ses halinde bu konuyu dile getirmek zorundayız. Tarım ülkesi olduğumuzun tekrar ve tekrar altını çizmeli ve katma değeri yüksek ve net döviz girdisi en yüksek olan bu sektörün çok daha ileri gitmesi için gerekli destekleri alana kadar söylemeye devam etmeliyiz. Bu nedenle burada konuştuğumuz konuların daha çok devlet nezdinde dile getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Şu anda farkına varmadığımız ama bence çok büyük tehlikelerden bir tanesi de; Türkiye’deki tarıma dayalı sektörlerin yavaş yavaş yabancı yatırımcıların eline geçmesi. Bu da ileride ülkemizdeki tarım üretiminin kontrolünün yabancı yatırımcının, diğer bir deyişle rakiplerimizin eline geçmesi demek. Bunun da bizler için ne gibi sıkıntılar doğuracağını eminim ki hepiniz tahmin edebilirsiniz.

Ben, bizim problemlerimizden çok sizin tarafa dönmek istiyorum. Şu anda kendi birliğimiz adına bir araştırma yapıyoruz. Dünya Ticaret Örgütü’nün aldığı kararlar çerçevesinde; 2023 yılında verilecek bütün destekler ortadan kalkacak. Bugünkü koşullarda en büyük problemlerimizden bir tanesi; biz bu zorlukla mal üretiyoruz, ama biz bunu bir yere taşırken orada da inanılmaz büyük bir zarardayız. Bu noktada bizim hava taşımacılığının ciddi anlamda desteğinize ihtiyacımız var. Beraber çalışırsak, bir şeyler çıkartabiliriz. Biz talep ediyoruz, siz vermek istiyorsunuz ama el ele verip bir yere doğru ilerlemediğimiz için o destekler ortaya çıkmıyor. Biz bugün maliyetlerimizden kaynaklı bir takım sorunlar yaşıyoruz.

Geçtiğimiz yıl Bahreyn’deydim. Oraya Türkiye dışında dünyanın her tarafından -Şili gibi uzak bir coğrafyadan bile- yaş meyve sebze geliyor. Şili’ye yapılan bir ziyarette Şili hükümeti, ülkede üretilen bütün yaş meyve sebze ve mamulün kendileri tarafından üretildiğini ama lojistiğinin tamamen devlet tarafından yapıldığını söyledi. Mısır için de aynı durum geçerli. Portekiz ve Yunanistan’da da bildiğim kadarıyla bu tarz ilişkiler söz konusu. 

OZAN DİREN: Birkaç konunun altını çizmek istiyorum. Dünyada bir takım trendler var; mesela ihracat teşvikleri zaman içerisinde mutlaka yok olacak. Bu zaten imzaladığımız da bir şey. Dolayısıyla burada bizlerin daha uzak yerlerde -hazır teşvik ediliyorken- markalar oluşturmamız, tarımı sürdürülebilir halde kazanır hale getirebilmek için önemli gibi görünüyor. Dolayısıyla bugün işlenmiş ürünlerin markalı olarak ihraç edilmesinin önünü açacak, onların hammadde alımlarını daha uygun hale getirecek bazı önlemlere ihtiyaç var ki, yarın sıfır teşvik dünyasının sisteme girmesi durumunda, asimetrik olmayan tek şey; marka. Yani bugün cevizin ucuzu para edebilir, mutlaka kalitelidir de ama daha ucuz ceviz daha çok satılır. Çünkü ceviz cevizdir. Bu nedenle marka oluşturmaya bugün çabalamazsak, korkarım 10 sene sonra da aynı şeyleri konuşuyor ve çiftçilerimizin ürünlerini de satamıyor olacağız. Çiftçinin en korktuğu şey; malını ucuza satmak değil, malını satamamaktır. Dolayısıyla bizim bu pazarı sürekli açık tutabilmemiz lazım. Burada daha mikro ekonomiler yaratıp, mümkün olduğu kadar markalı ürünlerin daha uygun maliyette ve kalitede olması, bunun oranının toplam tarım ürünü ihracatında biraz daha artması gelecekte bizi biraz da olsa kurtaracağına inanıyorum. Burada tabii ki teşvik sistemlerinin büyük önemi var. Popülizmi tabii ki siyaset seviyor. Siyaset buna göre karar veriyorsa, teşvik sistemlerinin nereye uygulandığı ve bunun nasıl yapıldığı ile alakalı bir şey. Ben kendi firmamdan örnek vereyim. Dimes’e satılan her süt için devlet çiftçiye litre başına bir para veriyor. Çünkü Dimes, süt ürünlerinde ihracata ve üretime haiz bir firma. Bunun aynısı meyvede de verilebilir. Yani eğer belli sertifikaları olan ve üretim proseslerini sağlıklı bir şekilde yerine getiren firmaların aldığı ürünlerde çiftçiye doğrudan destek verilerek, popülist ama aynı zamanda sistemi çözen ortak çözümlerde de bulunulabilir. Burada siyasi ya da anti-siyasi diye bakmaktan ziyade sonuca odaklanmakta fayda var. İllaki negatif seleksiyon olmaz. Orta yol bulunabilir. Zaten bence dünyadaki sıkıntılı şeylerden biri; orta yol bulmaktansa “pozisyonumu söyleyeyim kollarımı kavuşturayım ve bekleyeyim” yaklaşımı. Hep inovasyon diyoruz. Peki ya inovasyon niçin gerekiyor? İnovasyon katma değer için lazım. Katma değer nedir? Katma değerli olan bir ürünün illaki kârlı olması gerekmiyor. Dolayısıyla burada da katma değeri yaratmak için sanayi ürünleri doğal olarak daha kârlı. Neden? İşte yanında şişe veriyorsun, marka veriyorsun etiket veriyorsun... O yüzden bunların oranını bugünden artırmamak geleceğimizi de bir anlamda karartmak anlamına geliyor. O yüzden kapımızın önünü süpürürken biraz da sonraki adımları düşünmesi gerekiyor. Dolayısıyla marka konusu kısa vadede biraz sıkıntılı görünüyor olabilir ama uzun vadede sektörleri rahatlatacak bir mevzu. Az önce bahsettiğimiz gibi yabancı yatırımlar zamanında markaya yatırım yaptıkları için bugün gelip tarlalarımızı satın alıyorlar. Onları örnek almamız gerektiğini bugün daha iyi anlıyoruz. 

İkinci bir konu olarak Ar-Ge’ye değinmek istiyorum. Ali Bey benden daha iyi hatırlar; 1980’li yıllarda Türkiye’de filoksera hastalığı oldu ve bütün şarap bağları gitti. O gün de anlaşıldı ki, o tür durumlara hazırlıklı olmak adına, örneğin GDO konusunu çalışmamız gerekiyor. 

Üçüncü bir konu; endüstrimiz ciddi bir çevresel faktör gelişimi ile ilgili risk altında. Biliyorsunuz hep bir niyet mektupları ile başlayan, orta vadede bir değişime dönüşen yapılar var. Bu konu ambalajda gerçekleşiyor. Bugün yurt dışındaki tedarikçilerimiz olan bazı firmaların çalışmalarına katılıyoruz. Mesela önümüzdeki 20 yıl içinde elastik pipeti tamamen kaldırmayı taahhüt ettiler. Plastik üretimini yenilenebilir kaynaklardan yani bitki bazlı ürünlerden yapmayı talep ettiler. Yarın öyle bir duruma gelinecek ki, onlar bu Ar-Ge çalışmalarını tamamlayarak satışa geçecek, bize de bunu yaptırmaya başlayacaklar ve böyle olunca da ambalaj sektörü boşa çıkacak. Dolayısıyla burada mazota gübreye indirim yapılması yönünde kafa yorarken, dünyada böyle şeyler olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bunlar bizim tepki verme sürelerimizi çok uzatacak, diğer taraftan da rakibin hareket alanı çok geniş olacağı için onları yakalama ihtimalimiz maalesef olmayacak. O nedenle çevresel faktörler de ambalaj konusunda çok kritik görünüyor. Bu anlamda yerli ambalaj sanayinin geliştirilmesi yönünde çalışmalar yapılmalı. Bütün bunların dışında evet biz bir KOBİ ülkesiyiz. Ama bir KOBİ yaratmak, bir de KOBİ’leri sıçratmak diye iki konu var. Bu anlamda inovatif KOBİ’ler ortaya çıkarmamız gerekiyor. Deposunda içecek veya yiyecek ile alakalı yeni kategorilerin yaratıldığı KOBİ’lerin teşvik edilmesi en önemli konulardan bir tanesi. Evet onları yaşatmalıyız bu ayrı bir konu, ama bir KOBİ’yi sıçratmak aslında bir şehrin kaderini değiştirir. Bugün baktığımızda, Anadolu’daki birçok şehrin aslında elinde var olan kaynağı değerlendirmesi ile sıçradığını gündeme geldiğini görüyoruz.

Bazı çözüm önerilerimizde çok genel tanımlamalarımız var. Mesela tarımda birlik olmalı ve kooperatif kurulmalı deniliyor evet bu çok doğru. Ama “kooperatif ne yapmalı” konusunun altını biraz az dolduruyoruz gibi geliyor. Mesela bizim sektörümüzde kooperatif kurulmalı, çünkü tarımda toplama ile ilgili mekanizasyon çok kritik. Ama satış ortaklığı ile ilgili kritik bir durum yok. Aslında olmalı-etmeli söylemlerinin altında, net ne yapmamız gerektiğini tanımlamamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Son olarak da serbest ithalat politikaları konusundan bahsetmek istiyorum. Şunu unutmamamız gerekiyor; stok tutan herkes spekülatör ya da manipülatör değil aslında. Stok tutan bazı insanların buna ihtiyacı var. Örneğin biz salça tutmak zorundayız ki, domates sosu üretebilelim. Yoksa bunu elimizde tutalım da x bir firmanın elinde kalmazsa bu ürünü onlara iki katı fiyatına satalım diye elimizde tutmuyoruz.

ALİ N. BAŞMAN: Şarap sektörü olarak sonuçta biz de tarımdan gelen bir ürünüz. Katma değeri meyve suyu kadar, hatta ondan daha yüksek olan bir ürünüz. Üstüne üstlük kıraç arazilerde, suya ihtiyacı olmayan arazilerde yetiştirilebilecek bir ürünü değerlendirebilecek bir sektörüz. İstihdam olarak bakarsak; buğdayla kıyaslandığında buğdaydan 10 misli daha fazla istihdam sağlayabilen, kadın çalıştırabilen ve küçük arazileri değerlendirebilen bir sektörüz. Sonuç itibari ile memleketimizi tanıtabilen, marka oluşabilecek bir sektörüz. Turizmi destekleyen bir sektörüz. Gelen turistin daha sonra ülkelerine gittiklerinde ihracatı destekleyen bir sektörüz. Restorasyonda ciddi bir katkı payımız var, burada ciddi bir sinerji yaratabiliyoruz. Yurt dışındaki tanıtım, Türkiye’nin turizmine katma değer getiriyor. Turizm de ihracata katma değer getiriyor. Burada bir sinsile söz konusu. Bize benzeyen bir ülke, hatta toprakları bizden daha küçük ve geçmişi de bizden çok daha kısa (bu topraklarda 4 bin yıldır bağcılık var) olan 100 yıllık geçmişi olan bir ülke olan Şili’de bugün 1.8 milyar dolar şarap ihracatı yapılabilirken bizim memleketimizde sadece 10 milyon dolarlık ihracat yapılıyor. Niye böyleyiz? Bir kere ÖTV’den bahsedildi. Biz daha az su kullanan, daha az verimli toprağa ihtiyacı olan bir sektörüz. Bu nedenle de bizim ÖTV’miz sizlerden çok çok daha yüksek. İç piyasada e-ticaretimiz yasak. e-ticaret yasaksa, normal ticarete neden izin veriliyor bunu anlayabilmiş değiliz. Ürettiğimiz malı tanıtmamız yasak yani reklam yasak. Bugün benim firmamın ismini zikretmem bile yasak. İşte biz böyle bir sektördeyiz. Tarım politikalarını zaten söylemeyeceğim. Bir yıl üzüme destek veriliyor, ertesi yıl cevize, ertesi yıl bademe. Üzüm dediğimiz şey; dört yılda yetişen bir ürün. Şaraba dönüşmesi kadehe gelmesi için bir dört yıl daha geçmesi gerekiyor. Yani şarap; sekiz yıllık bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkıyor ama bir yıl gibi ne olduğu belli olmayan stratejilerle, daha çok sofralık üzüme destek veriliyor. Ve burada verilen teşvikler de daha çok çiftçilere, küçük firmalara verilen bir desteği içeriyor. 

HAKAN TURAN: SALKONDER (Salça, Konserve ve Dondurulmuş Gıda Sanayicileri Derneği) olarak salça sektörünün yüzde 70’ini temsil ediyoruz. Ana hammaddemiz salçalık domates. Türkiye’de aşağı yukarı 2 milyon ton civarında salçalık domates üretiliyor. Toplamda ise Türkiye’de 10-12 milyon ton domates üretiliyor. Değineceğim en önemli konulardan ilki sözleşmeli tarım. Sözleşmeli tarım neden çok kritik? Geçen sene basından takip etmişsinizdir salça fiyatları yaklaşık yüzde 100 arttı ve bize SALKONDER olarak konu ile sürekli sorular geldi. Bu neden oldu? Çünkü bir önceki sene sözleşme dışı yapılan ekimde (spot piyasada) fiyatlar düştü, böylece bir sonraki yıl dikimler azaldı ve rekolte kıtlığı ortaya çıktı. Bu kez serbest piyasada fiyatlar fırladı, üstüne bir de diğer girdi maliyetleri yükselince salça fiyatları da arttı. Bu fiyat dalgalanması olduğu sürece, ne üretici memnun kalıyor ne de sanayici. Bu dalgalanmanın önüne geçmek için yüzde 100 sözleşmeli tarım yapmak gerektiğine inanıyorum. Sözleşmeli tarımda ikinci bir konu; kalite… Eğer sözleşme yaparsanız çiftçinizin kalite kriterlerini de koyarsınız, dolayısıyla hammaddeyi kaliteli olarak temin edersiniz. Üçüncüsü; fide planlaması. Biliyorsunuz sezonluk üretim yapan salça fabrikaları, yılda iki ay çalışır. İki ayda da maksimum üretim yaparak en kısa zamanda en yüksek üretim oranlarına ulaşmamız gerekir. Bunun için de fide planlaması (erken, orta, geçici) domates önemlidir. O yüzden de sözleşmeli tarım son derece kritiktir. Diğer yandan bunu sanayicimiz de istiyor, domates çiftçisi de. İki tarafın istediği ve de talepte bulunduğu bir şey neden yapılamıyor? Çünkü sanayici serbest piyasada fiyatlar ya düşerse diye tedirgin olup sözleşme yapmıyor. Piyasada ya herkesin sözleşme yapması lazım ya da bu şekilde belirsizlik ve onun getirdiği olumsuzluk devam eder. Adil bir rekabetin söz konusu olabilmesi için böyle bir ilerleyiş, böyle bir sistemin var olması gerekiyor. Sözleşmeli tarımın sürekli hale getirilmesi rekabet açısından çok önemli. Bir diğer önemli konu; ihracattaki rekabet başlığı. Yine kendi sektörümden örnek verecek olursam; salçada aşağı yukarı 200 milyon dolarlık bir yurt dışı pazarından bahsediyoruz. Evet salçayı ihraç ediyoruz. Nerelere ihraç ediyoruz? Yüzde 70’i Irak, o da coğrafi yakınlık ve buradaki ticareti bildiğimiz için. Şimdi Irak pazarı bir şekilde kapansa, Türkiye’nin ihracatı yüzde 70 kadar geriye düşecek. Çünkü bizim salçamız dünya piyasasında gerçekten rekabet edebilir durumda değil, bu yaptığımız ihracat da gerçek ihracat değil. Bana göre rekabet edebilmek için ABD ve İspanya gibi ülkelerle yarışıyor olmamız gerekiyor. Bu arada Türkiye, salçalık domates üretiminde dünyada beşinci sırada yer alıyor. Yani aslında çok önemli bir yerde. ABD, İspanya ve Portekiz’e baktığımızda hepsinin tarla büyüklüklerinin Türkiye’den çok daha yüksek olduğunu görüyoruz. İkinci konu da dijitalleşme ve bilimsellik. Atadan kalma usuller yerine, dijitalleşme ilim ve bilimin tarlaya akması konusu en kritik. Dijitalleşmeyi çok daha ileri noktalara taşınması gerekiyor. Bu konuyu üst başlığa taşımadığımız müddetçe bu alanda da geri kalacağız. Bir diğer konu; desteklerin doğru kullanılması. Sektörde popülist destekler veriliyor. Burada gübre ve mazot örneğini verelim; yanlış bilmiyorsam desteklerin yarısı mazot ve gübreye gidiyor. Bu bedel o kadar çok kişiye dağıtılıyor ki pek bir fayda sağlamıyor. Bir domates çiftçisinin, dekar başına aldığı toplam mazot gübre desteği 14 lira. Bu, binde 3’e tekabül ediyor. Bu nedenle verilen desteklerin daha akıllıca kullanılması gerekiyor. Son olarak ithalat konusundan bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl Türkiye’ye ilk defa 25 bin ton salça geldi. 25 bin ton salça hiçbir şey değil diyebilirsiniz. Ama bu ithalat üzerimizde; ilerleyen süreçlerde tekrar salça ithalatının önünü açacak kaygısını oluşturuyor. İthalat söz konusu olunca üretici de yatırımlarını neye göre şekillendireceğini bilemiyor. Çiftçi bu kaygı ile domates ekmekten imtina ediyor ve toplamda hem çiftçi hem de sanayicide geleceğe güvenli bakmayı zorlaştırıyor.

TURHAN ÖZEN: Yaş meyve sebze ve mamulleri sektöründe, ulaştırma ve zamanlama çok önemli faktörler; Turkish Cargo, 126 ülkede, 88’i direkt kargo olan 300’den fazla destinasyona hava kargo operasyonu düzenliyor. Dünyada başka hiçbir hava yolu şirketi yok ki; 88 farklı destinasyona kargo uçağıyla; 60 tondan başlayıp 105 tona kadar çıkan bir kapasiteyle ihracat pazarlarında direkt uçsun. Son üç yıl içinde çok hızlı bir büyüme içerisindeyiz. Turkish Cargo olarak, Türkiye hava kargo pazarının yaklaşık yüzde 70’ine hakimiz ve pazarın potansiyelinin büyümesine destek oluyoruz. Başta Körfez Ülkeleri olmak üzere, yılbaşı gibi belli ülkelerde sizlerin ihracatçı olarak dikkatinizi çekmek için tekrar bir kampanya başlatmaya çalışacağız. Sektör temsilcilerinin de katkısıyla bunu bütün ihracatçı ve üreticilere de duyurmanın alt yapısını oluşturacağız.

Yaş meyve sebze ve mamulleri sektörü bizler için çok önemli bir alan, çünkü sizler ihracattaki gücünüz, tedarik zinciri ve lojistik üzerindeki taleplerinizle bizleri yönlendiriyor, bizdeki gelişmeyi ve pazarlardaki ilerlemeye de yön veriyorsunuz. Ortak akıl toplantılarında çıkan öneriler, görüşler, zorluklar ve bunların üstesinden gelmenin yollarını konuşurken; Turkish Cargo olarak, sektör temsilcilerinin liderliğinde kamu veya özel sektör nezdinde yapılacak bir girişimde aktif olarak rol almak isteriz. 

EMRAH İNCE: Konuşmaya 4.0 kavramından başlayarak giriş yapmak istiyorum. Çiftçi arkadaşlarımız alınmasın ama tarım 4, çiftçi 0 diyorum. Tarım 4.0, maalesef bizim 4.0 diyerek direkt uygulamamız için uygun bir kavram değil. Her ülkenin çiftçi profili, tarımsal üretim fonksiyonunu icra eden insan profili farklıdır. Tarım 4.0, kapalı ortam üretimleri için, hatta örtü altı tarımsal üretim için gelecekte uygun olacaktır. Ancak bizim açık alanlarda yaptığımız üretimler için 4.0’ı getirmek baştan pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle bu durumu çok iyi içselleştirmemiz, kendi çiftçi profilimizi çok iyi anlamamız, neye yatkın olduğumuzu tespit etmemiz gerekiyor. Mekanizasyona ve mekanik olan şeylere karşı ilgimiz çok fazla. Çiftçide de bu durum aynı. Bunun aidiyet duygusu ile ilgisi var. Biz, 4.0 olmasa da 2,5 ya da 3.0’ı mekanizasyonla birlikte yakalayabileceğimiz bir ülkedeyiz. Bunda da mekanizasyona yani tarım makinesi üreticilerine çok büyük görevler düşüyor. Onların da bu alanda destekleme mekanizmalarını STK’lar vasıtasıyla bu alana yönlendirmek suretiyle veya bizim ortak akılla bunu bir araya getirmemiz suretiyle hayata geçirmemiz gerekiyor. 

Diğer taraftan iklim değişikliği konusu çok az konuşuluyor. Yapılan anketlerde çiftçilerin iklim değişikliğiyle ilgili farkındalığının yüzde 70 seviyesinde olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat farkında olmak ayrı bir şey, önleyici tedbirleri almak ayrı bir şey. İklim değişikliğinin Türkiye’ye getireceği avantajlar da var dezavantajlar da. Özellikle meyvecilik alanında çok ciddi etkileneceğimizi düşünüyorum. Çünkü meyveciliğin yoğunluklu yapıldığı bölgelerin iklimsel değişiklikler de çok fazla tehdit altında olduğunu görüyoruz. Belki tek yıllık bitkilerde belli yıllar arası ciddi bir avantaj sağlayabilir (tahıl grubunda bir dönem kendimizi daha iyi yerlerde görebiliriz) ama tarımın katma değerli olduğunu düşündüğümüz tarafında da ciddi bir tehdit altındayız. Bununla ilgili yapılan çalışmaları çalışma bazından çıkarıp, bütün destek mekanizmalarını destekleyici modele kadar ilerletmemiz gerekiyor. 

Tarımda üretici nezdinde bir marka sorunu var. Bizim tarımsal üretimde veya tarımla ilgili işletmelerimizde çiftçi ve ziraat mühendisleri dışında farklı disiplinlerden kişileri de bu işlerin başına getirmemiz gerekiyor. Çünkü bu sektör, -çok saygı duymakla birlikte- uzmanlık alanı ziraat mühendisi olan kişilerin tek başına ileri götürebileceği bir alan değil. Dolayısıyla farklı disiplinler ve farklı bakış açılarına bu sektörde ihtiyaç var. Çünkü bu alanın bir planlama sorunu var. Buradaki çözümü tek bir disipline, tek bir meslek grubuna yüklememiz de haksızlık olur. Bizlerin bu alanı cazip hale getiriyor olmamız lazım. Türkiye’de tarımdaki yaş ortalaması 55. Özbekistan’da sanırım 35 seviyelerinde. Özbekistan’a baktığınızda ülke iklim olarak Kuzey yarımkürede ciddi bir potansiyel sunuyor. Topyekûn tarıma yönelik bir nüfus var. Tarımdaki genç nüfusu da oldukça iddialı. Dolayısıyla Türkiye, rekabetçi avantajını Kuzey yarımkürede yitirmek üzere. Bunun en belirgin örneği de kirazda görünüyor. Yıllık 600 bin ton kiraz üreten Türkiye, bunun 80 bin tonunu ihraç ederken, 55 bin- 70 bin tonluk kiraz üretimi yapan Özbekistan, bunun 40 bin tonunu ihraç ediyor ve her geçen gün avantajını büyütüyor. Dolayısıyla Türkiye’den bir uluslararası platform çıkartmamız lazım. Bu platform, Güney ve Kuzey yarımküreyi kullanarak -Türk markası ile- tüm dünyaya 365 gün ihracat ve transit ihracat yapabilmeli.

ŞERİF AYHAN SÜMERLİ: 32 senedir bu işi yapıyoruz ve bu süre zarfında hep aynı sorunları duyduk, hep aynı şeyleri konuştuk. Ben makine mühendisiyim. Ve endüstri mühendisliğinde çift anadal yaptım. Bunu neden söylüyorum? Tarımda optimizasyonu nasıl yapabiliriz düşüncesi içerisinde ben endüstri mühendisliği alanında eğitim aldım. Çünkü çok basit; “4.0, 3.0, 2.0” diye bahsediyoruz ama endüstri mühendisliğinin dünyadaki temeli, kaynakları en doğru şekilde ve en kârlı şekilde kullanılmasına yönelik basit bir optimizasyondur. Bunun dışında da endüstri mühendisinin yaptığı bir şey yoktur. ABD’nin tarım politikasını belirlemek için ortaya çıkmış bir mühendislik disiplinidir. Şimdi bu kadar basit bir şeyde biz hala bugün endüstrisi ile desteklenmeyen bir tarımdan bahsediyoruz. İthalat yapılacak mı, ithalata müsaade edilir mi, hangi tip destek verilecek, bunlar toplam kaynaklarla alakalı olan bir şey. Bunları 32 seneden beri konuşuyoruz. Bu sorunları alt alta koyup, devletten bir destek beklemeye de gerek yok. Sektör temsilcilerinin bir araya gelerek güç birliği oluşturması gerekiyor. Şimdi buraya dönüp baktığımız zaman, endüstri mühendisliğinde bunu beceremedik, bari tarımda organik iş yapalım dedik. Yani daha iyi bir şey olduğunu düşünerek, 10 sene önce bu alana atıldık. Bunu herkese de tavsiye ederim. Bu konuyla alakalı en azından kapsamlı bir sertifikasyon mevzusu var. Entegre olmuş ve ciddi manada dünyada kabul edilmiş bir sertifikasyon olayı var. Bu birtakım kolaylıkları da beraberinde getiriyor. Diğer taraftan çokta rekabetçi. Neden? Bizim en temel sorunlarımızdan bir tanesi; tarımsal ürünlerin katma değerli üretilip satılamaması. Ama organik gıda bu avantajı beraberinde getiriyor. Dolayısıyla herkese tavsiye ediyorum. En azından büyük markaların bu yolda ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum. Şöyle de bir gerçeklik var; bugün dünyada tüketilen gıdanın önemli bir miktarı organik olmaya başlıyor. Bu durum, finansmanı iyi olan ülkelerde daha net bir şekilde görülüyor. Gelişmiş ülkelerde bu oran; yüzde 10-12’lere kadar çıkıyor. Bu konu ile ilgili Türkiye’nin ciddi bir avantajı var. Neden? Çünkü bizim tarımsal parsellerimiz çok küçük. Dolayısıyla endüstriyel boyuttaki bazı işlerde dünya fiyatlarında rekabet edebilecek imkanımız yok. Bu konuyla ilgili uzun yıllardan bu yana tarım reformu çalışılıyor olsa da arazileri toplulaştırmak da çok zor. Veraset hukuku da şu anda buna müsaade etmez. Bu konuyla alakalı temel problemlerden bir tanesine bizim geniş endemik çeşitliliğimiz içerisinde muhakkak ve muhakkak küçük parsellerde olabilen yerlerde organik tarımı artırmamız.

Yaş sebze ihracatında hızlıca geliştirebileceğimiz Körfez Ülkeleri var. Körfez Ülkeleri deyince, buradan bakıldığında çok yakın ama deniz yoluyla taşıma yapıldığında ise çok uzak bir coğrafyadan söz ediyoruz. Ben bu konuda özellikle Turkish Cargo’dan en azından markalaşana kadar, bu tip yaş ürünlerde çok özel bir fiyat politikası uygulanmasını tavsiye ve rica ediyorum. 

CEVDET ÇEKOK: Biz Türkiye’de beş ayrı bölgede yaş sebze meyve üretimi yapan ve ihraç eden bir firmayız. Aynı zamanda bu ürünlerin Türkiye’de yetiştirilmediği dönemde yurt dışından ithalatını yapıyorduk. Dolayısıyla ithalat yaptığımız şirketlerin yurt dışında neler yaptığını, hangi üretim teknolojilerini kullandığını birebir takip etmek durumundaydık. Ve Türkiye’de olmayıp onlarda olan teknolojileri Türkiye’ye getirmeye çalıştık. Bu arada şunu da belirtmek isterim; yaklaşık 10 yıldır Şili’den kivi ithal ederken, geçtiğimiz iki yılda ithalatçı olmaktan çıktık ve kendi üretimimiz ile kivi ihraç eder duruma geldik. Bugün; İtalya’ya ihracat yapıyoruz ki; İtalya Avrupa’daki kivinin üretim merkezi. Dolayısıyla kendi bulduğumuz yöntemlerle kendi çiftliklerimizde uyguladığımız yeni tekniklerle ve farklı ambalaj, saklama teknikleri ile artık kivi ithalatçısı değil ihracatçısıyız. Aynı şekilde elmada da bunu başardık. İnsan çalışırsa emek verirse bazı şeylerin olacağını görüyor. 

Tabi bu konudan çıkıp, sektörün yaşadığı problemlere biraz daha değinmek istiyorum. Yaklaşık sekiz yıl önce üretim ve ticaret tecrübemizi daha da ileriye götürmek ve sektöre faydalı olmak, mevcutta olan sektörel problemlere çözüm bulmak için İstanbul İhracatçılar Birliği Yönetim Kurulu’na girdim. Gördüğüm kadarıyla problemler yıllar içerisinde yumak şeklinde büyüdü ve bugün hala hiçbiri çözülebilmiş değil. Söz konusu problemleri yıllar içerisinde tabii ki Tarım ve Ticaret Bakanlığı ile görüştük. Toplantılar sonrasında sektörün sorunlarını dosyalar halinde hazırladık ve ilgili mercilere aktardık. Bize bu sorunların birçoğunun çözüme kavuşması için kanun ve yönetmeliklerin yetersiz kaldığını, değişmesi gerektiğini ve bunun için bakanlar ya da STK’lar aracılığı ile sorunlarımızı iletmemiz gerektiği yönünde tavsiyelerde bulunuldu. Burada geldiğimiz noktada şunu belirtmek istiyorum; acaba neden başarısız olduk? Karşı tarafta problemi çözecek olan kurumlar ve kişiler var. Orada bulunan bürokratlar da bizler kadar problemlerimizi biliyor notlar alıyorlar ama bir türlü sonuca ulaşamıyoruz. Demek ki biz birbirimizle sağlıklı bir iletişim kuramıyoruz. “Acaba bir defada birden fazla sorunu gündeme getirdiğimiz için mi bir çözümsüzlük söz konusu” diye düşünmeye başladık ve buradan yola çıkarak taktik değiştirmemiz gerektiği sonucuna vardık Ümit ediyoruz ki, bu problemlerin hepsini ortak akıl toplantısı ile birlikte çözüme kavuştururuz. Acaba bu problemleri birbirinden ayırarak; devlet kurumlarına bu şekilde mi iletsek? Yoksa bunların hepsini bir arada sunarak mı çözüme doğru ilerlesek? Bu problemlerle alakalı yine aynı stratejiyle devam edersek söz konusu sorunları daha çok konuşacağımızı düşünüyorum. Bu nedenle gittiğimiz yolu değiştirerek, sorunlara farklı açılardan yaklaşmamız gerekiyor diye düşünüyorum. 

Tabi diğer taraftan işin biraz ticaret tarafına bakarsak; Türkiye’de ürün alımları yapıyoruz. Bu ürün alımlarını da piyasadan duyduğumuz rekolte miktarına, dedikodulara göre yapıyoruz. Yani rekoltenin kamuoyuna duyurulabileceği bir platform yok. Türkiye’de böyle bir kurum olursa, hasat sezonu başlamadan ürünün büyüme olgunlaşma döneminde bir devlet kurumu tarafından belirli bir rekolte açıklanırsa, bizler de alımlarımızı ve satış planlarımızı ona göre yaparız. Üreticinin hakim olduğu bu piyasada onların ürünlerini onların belirlediği bir fiyata göre alıp, daha sonra uluslararası piyasada satmaya çalışıyoruz. Bunları söylerken hem üretici hem de ihracatçı penceresinden bakarak -biz hem üretici hem ihracatçı bir firmayız- her iki pozisyonu da düşünerek söylüyorum. Üretici ve ihracatçının yaşamlarını sürdürebilmesi için her ikisinin de para kazanıyor olması aşikar, biri olmadan diğeri olmaz.

Desteklemelere gelince; bence devlet tarafından verilen destekler tamamen günü kurtarmaya yönelik. Bu desteklemeler uzun vadeli projeler üretilip, bu projelere verilmelidir. Yoksa kısa vadede verilen desteklemelerin sektöre, üreticiye ihracatçıya hiçbir faydasının olmadığını görüyoruz. Bunun dışında, bizim bulunduğumuz şartlarda özellikle taze meyve sebze çok çabuk bozulan bir ürün olduğu için bunu alırken çok iyi bir planlama yapmanız gerekiyor. Başarılı olacaksanız bu planlamanın sezon başında iyi yapılması, iyi bir rekabet ortamının yaratılması gerekiyor. Ürünü planlama yapmadan alırsanız, satarken de alacak olan müşterinin her türlü alım şartını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Yaş meyve sebze dayanıksız bir ürün olduğu için “bunu bekleteyim 10-15 gün sonra satayım” deme şansı da yok. Dolayısıyla planlamanın doğru bir şekilde yapılması gerekiyor.

SAADETTİN ALTUNTAŞ: Öncelikle sektörümüzün duayen isimleriyle birlikte olmaktan son derece mutlu olduğumu belirtmek istiyorum. Benden önce birçok konuya değinildiği için diğer konuşmacıların bahsetmediği hususlarda; yaş meyve sebze sektörünün yaşadığı sorunlarla, bunların çözümü için yapılması gerekenlere dair birkaç hususu kıymetli katılımcılarla paylaşmak istiyorum. Bu sektörün en büyük pazarı bildiğiniz gibi Rusya. Uçak krizinden sonra Türkiye olarak Rusya’da ciddi anlamda bir pazar kaybımız söz konusu oldu. Önemli bir cephemizi kaybettik. Birçok yaş meyve sebze ürününde yaklaşık bir yıla yakın bir yasaklama sürecimiz geçti. Az önce Özbekistan örneği verildi; bu ülke ve diğer Türki Cumhuriyetler, İran ve diğer komşu ülkeler ile yerel üreticiler Rusya Federasyonu’nun ciddi anlamda yaş meyve sebze tedarikçisi oldular. Bu gidişle ülkemiz birçok meyve ve sebzede Rusya pazarındaki etkinliğini yitirecek. Belki de sadece narenciye kalacak, narenciyede de Rusya’da İran mandalinasının satılmaya başlandığını görüyoruz. İran menşeili narenciye ürünleri, çekirdeksiz üzüm, kivi, nektar, şeftali salatalık, domates ve biber gibi farklı ürünler üretilebiliyor ve pazara bizden daha hızlı ve taze olarak ulaştırabiliyor. 

Bilindiği üzere Rusya Federasyonu’nun Avrupa Birliği ülkelerine bir ambargosu var. Ülkemizdeki bazı firmalar ki; bunların bir çoğu tabela şirketleridir, Avrupalı üreticilerin ürünlerinin satışına koltuk değnekliği yapıyor. Bu da sektörümüzün rekabet gücünü aşağıya çeken bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu yolla ülkeye üretim mevsimlerine göre elma, armut, nektar, şeftali, kivi, biber, üzüm gibi her türlü meyve sebzenin girişine sebebiyet veriliyor. Bu hususta Tarım Bakanlığı, İhracatçı Birlikleri ve diğer sivil toplum kuruluşları el ele vererek gerekli çalışmaları yapıp, gereken önlemleri almalı.

Yaş meyve sebze sektöründe çok fazla oyuncu var. Aslında bu alanda sektörel dış ticaret firmalarının eliyle bu işin yürütülmesinin sektörümüz için daha mantıklı ve verimli olacağını düşünüyorum. Sektörümüzde tabela şirketi mantığı ile yürütülen birçok firma söz konusu. Bu firmalar piyasanın hareketli olduğu dönemlerde cüzi bir sermaye ve çek karneleri ile mevsimsel olarak sektöre giriyor, bir şekilde ürün tedarik ediyor ve pazarımız olan ülkelere ulaştırıyor. Bu durumda sektörümüzün her mevsim ürününü tedarik edip ihracatını yapan, bir anlamda da yükünü taşıyan 40-50 firmadan oluşan ana oyuncuları olan bizler de; piyasa yükseldiği için mecburen söz konusu akıma uyuyor, ederinden daha pahalı ürün tedarik ederek ilgili pazarlara ulaştırıyoruz. Kontrolsüz tedarik ve sevkiyat ile de dış ticaret yaptığımız birçok pazarda arz fazlası oluşmasına ve fiyatların düşmesine sebebiyet veriyoruz. Türk ürünleri tabiri caizse ayağa düşüyor, bunun karşılığı da ülkemiz ürünlerinin itibarı sarsılıyor. Bunun yanında ihracatçılar da kâr etmeyi bir tarafa bırakıp ciddi anlamda maddi kayıplara uğruyor. Bu ve bunun gibi birkaç hususu da göz önünde bulundurup; yaş meyve sebze ihracatı yapabilecek sektörel dış ticaret firmaları belirlenmeli. Bu firmalar seçilirken sermaye yeterliliği, tesis yeterliliği, üretim yeterliliği gibi kriterler belirlenerek, kafası her esenin ihracatçı olamayacağı bir sistemin kurulması gerekiyor. Bu sayede yaş sebze ve meyvede; yurt içinde anlamsız fiyat dalgalanmaları ve enflasyonda sanal yükselmeler oluşmayacak. İhraç edilen Türk menşeili ürünlerin itibarını yüksek tutup değerinde satılmaları sağlanacak, daha verimli bir yaş meyve sebze dış ticareti oluşturulmuş olacaktır. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

ALİ N. BAŞMAN: Sanki sektörler arasında asgari müştereklerde toplanamıyoruz ve tek ses olup, güçlü olduğumuzu gösterir bir hale gelemiyoruz gibi geliyor bana. Bizim sektörümüz en küçük sektör olmasına rağmen kendi bünyemizde bile bu tip sıkıntılar yaşayabiliyoruz. Bizlerin en büyük dertlerinden biri de bu. Asgari müştereklerde buluşsak ve gücümüzü doğru bir şekilde ifade edebilsek, mevcut şartların değiştirilebileceğine inanıyorum. 

MELİSA TOKGÖZ MUTLU: Maalesef sektörün büyük firmalarını bir araya getirmekte zorluk çekiyoruz. O yüzden burada büyük firmaları görmek bizleri son derece mutlu etti. 

 Ali Bey’in de dediği gibi ortak paydada bulunup, bir arada hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Buradaki esas çıktı sanırım; Turkish Cargo ve UTİKAD ile ortak nasıl bir proje yürütebiliriz. Diğer taraftan sektörün en büyükleri ile aynı masada oturduğum için şanslı olduğumu düşünüyorum. Buradaki herkes ayrı bir ürün grubunu temsil ediyor. Buradan çıkışta belki de evimize götürmemiz gereken en önemli noktalardan biri; “bu masadaki arkadaşlar nasıl beraber yol alabilir” sorusuna yanıt bulmak. 

Maalesef ki dünya pazarında bazı ürün gruplarında birçok ülkede var olamıyoruz. Hammadde girdilerimiz ve üretim maliyetlerimiz pahalı olabilir. Ama bunlardan en önemlisinden bir tanesi de nakliye maliyetlerimizin yüksek olması. Eğer burada sizinle beraber oturup, bir plan geliştirebilirsek -sizin de bizim de kazanabileceğimiz bir noktada buluşabilirsek- daha sağlıklı yol alabiliriz. Şimdi Şili kalkıp Japonya’ya ve Çin’e mal satabiliyor biz satamıyorsak bu bizim ayıbımız. Bunun için de tekrar Amerika’yı keşfetmenin bir anlamı yok. Portekiz yapıyor, Şili yapıyor, Yunanistan yapıyor. Bunlarda navlun desteği var. Bunun adına biz navlun desteği demeyiz başka bir şey deriz. “Türkiye’deki taşımacılık sektörünü geliştirme desteği” deriz mesela. Bunun için de yaş meyve sebze ve mamulleri adına Turkish Cargo ve UTİKAD ile orta bir noktada buluşabileceğimize inanıyorum. 

SENİH YAZGAN: Burada bu kadar sorun anlattık. Peki, “hangi bakanlık bu sorunları çözecek” diye bir soru sorsam, bana kaç tane bakanlık sayabilirsiniz? Tarım Bakanlığı, Ziraat Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı… Minimum dört bakanlık sayarsınız. Bu kadar sorunu dört beş tane bakanlığa forward ederseniz bundan bir sonuç çıkmasını beklemeyin. Böyle bir bakanlık yapısı içerisinde bizler neyi başaracağız? Hangi sorunları nasıl çözeceğimiz sorusunu sormamız lazım. Bizim bir kere mutlaka üzerinde durmamız gereken konu; bakanlıklar arasında koordinasyonun tek bir çatı altında toplandığı bir genel müdürlüğün kurulması. Çok kısa sürede karar alabilecek bir mekanizmanın oluşması gerekiyor. Yaşadığımız sorunların en başında aslında bu geliyor. Bunları aşamadığımız sürece ihracatımızı artırma şansımız maalesef yok. 

MELİSA TOKGÖZ MUTLU: Meyve sebze sektörü Türkiye’de kritik olan ilk beş stratejik sektör arasında yer almıyor. Bizim esasında bir araya gelip, ortak akılda birleşerek sektörün ne kadar önemli olduğunu dile getirmemiz lazım. Sekiz sene evvel -Cevdet Bey gibi çok büyük hayallerim ve inançlarım olduğu dönemlerde-, dedim ki; “günün birinde öyle bir noktaya geleceğiz ki, dünyadaki ekonomik krizler sonucunda; bir ekmek, 1 kilogram meyve bir kazaktan çok daha değerli olacak.” Dünyadaki ekonomik krizler sonucunda aslında yavaş yavaş bu noktaya geliyoruz. Ama hala daha sürdürülebilir gıda üzerine hiçbir şey yapmıyoruz. Tarım ve gıdanın ne kadar önemli bir sektör olduğunu anlatmak zorundayız. Başka bir eksikliğimiz daha var, özellikle biz meyve sebze mamulleri sektöründe de ülke markası yaratamıyoruz.

OZAN DİREN: Ben de burada iki konunun altını çizmek istiyorum. Sektörümüz yıllık 300 milyon doların üzerinde bir ihracat yaparken 10 milyon dolarlık ithalatı yok. Dolayısıyla burada net ihracat kavramının altını bir şekilde çizmek gerekiyor. İkincisi de yaş meyve sebze ve buna dayalı sanayinin birlikte çalışmasının şöyle bir farklı tarafı da var; bizler satılamayan ürünlerin daha uzun vadede dünyaya satılmasına yardım da edebiliriz. Mesela bu sene karpuz üzerine çalışıyoruz. “Karpuzu nasıl meyve suyuna çeviririz” diye çalışmalar yapıyoruz. Belki birlikte hareket edilirse yaş meyve sebze tarafı bizden dönemsel yardım isteyebilecek. Burada “biz” derken meyve suyu sektöründen bahsediyorum tabii ki.

EMRE ELDENER: Ben bizim sektör problemli zannediyordum ama bundan kesinlikle vazgeçtim. Diğer taraftan en problemli sektörün de mobilyacılar olduğunu düşünüyordum, orada da bir karar değişikliğine gittim. Aslına bakarsanız burada anlatılanlarda diğer sektörlerle yaptığımız toplantılara göre lojistik çok daha az konuşuldu. Halbuki bana göre en büyük problemlerinizden bir tanesi lojistik maliyetler. Çünkü 2019’un ilk sekiz ayında ihracatın dolar bazında değerine bakıyorum kilo başına 0.61 dolarlık mal satıyorsunuz. Yani değeri ortalama 61 cent olan bir ürün için düzenli bir şekilde uçak kullanmak zorunda olan bir sektörden bahsediyoruz. Mal bedeli çok düşük ama hava taşımacılığına mutlak surette ihtiyaç duyan bir sektör. Bu beraberinde teşvik konusunu getiriyor. Kesinlikle adının navlun teşviki olmaması gereken bir teşvike ihtiyacınız var. Ve bana göre -tabii ki ben sektör uzmanı değilim- Özbekistan’a da pazar kaybı yaşanır. Çünkü tarımda çok hızlı bir şekilde ilerliyorlar. Bu ülke bir şekilde bir şeyler öğreniyor ve bunu çok hızlı bir şekilde yapıyor. O yüzden sektördeki rekabet hızlı bir şekilde artarak devam edecek. Biraz önce “sektör içerisinde koordinasyon yok” denildi. Her kafadan bir ses çıkıyor herkes farklı farklı bir takım fikirlerini beyan ediyor. Bu konuda ben bizim sektörden örnek vermek istiyorum. Biz kısmen çözüm bulabiliyoruz. Şöyle ki; hiçbir sektör tek bir bakanlıkla işini halledemiyor. Öyle bir sektör yok. Tek bir bakanlığa gidip sektörün bütün problemlerini tek bir yerden çözemiyorsunuz. O noktada lojistik sektörüne baktığımızda; Gayrisafi Milli Hasıla açısından Türkiye’nin yüzde 12’sini oluşturuyor, bu nedenle de stratejik bir sektör statüsünde. Bir de hizmet ihracatçısı olarak kabul edildi. Geçtiğimiz yıl 48.7 milyar dolar hizmet ihracatı yaptık. Orada en azından iletişim anlamında problemi; Lojistik Koordinasyon Kurulu ile çözdük. Lojistik Koordinasyon Kurulu’nda da Ticaret Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı ve ardından da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan yetkililer var. Bu toplantılara Gümrükler Genel Müdürü, Altyapı Daire Başkanı ya da Genel Müdürler katılıyor. Sektörleri temsilen de TİM ve TOBB’dan yetkililer katılıyor. Böyle bir tarım koordinasyon kurulu var mı yok mu bilmiyorum ama eğer yoksa, kurulmasında sektör için son derece fayda var. Tarımla ilgili üretim yapan tüm sektörleri bir arada bulundurup, bunu masaya yatıracak bir kurul kurulması gerekiyor. 

Benim sizlere önerim şu olacak; maalesef Türkiye’de Avrupa’ya yapılan ihracatlarda demir yolu hala doğru düzgün kullanılamıyor. İstanbul Boğazı’nı yük trenleri ile geçebilir halde değiliz. Nitekim bir lojistik performans endeks var; Türkiye dünya çapında 27’ncilikten 47’nciliğe geriledi yani 20 puan aşağı indik. Bu listede birinci Singapur, ikinci Almanya yer alıyor. Çünkü orada şu anda intermodal yüklemeler var. İntermodal yüklemelerde 45 ft’lik konteynırlar kullanılıyor. Aynı 13.6 metrelik treyler gibi. Bunlar blok trenlerle Avrupa’ya taşımalar yapılabiliyor. Bu model, bir kere TIR’dan ucuz. Ancak bu, belli mallarda kullanılabilecek bir yöntem. Yani eğer ki soğutuculu taşıma söz konusu ise TIR dışında çok da fazla alternatifiniz bulunmuyor. Genel olarak farklı yöntemler geliştirilmesi lazım. Belki önce tek ses olarak ilerlemek, ardından da kamuya giderek bize destek verin, burada büyük sıkıntı yaşıyoruz demek gerekiyor. Onu da navlun desteği olarak söylememek gerekiyor. Meyve sebze sektörünün çok özel bir alana eklenmesi gerekiyor. İşte yerli ve milli deniliyor ya, meyve sebze sektöründen daha ileri yerli ve milli bir sektör bilmiyorum.

TURHAN ÖZEN: Turkish Cargo olarak, hem Ortak Akıl Toplantısında yer almaktan hem de; bu çalışma içerisinde konuşulan gündem maddeleri üzerinden fikir teatisinde bulunmaktan, ciddi derecede faydalandığımızı düşünüyorum. Ortak Akıl Toplantılarının devamını diliyor, sektör duayenlerine, katkıları ve yorumları için çok teşekkür ediyorum.

YAŞ MEYVE SEBZE SEKTÖRÜNÜ GELECEĞE TAŞIYACAK 10 PARAMETRE

Teşviklerin revize edilmesi

Verilecek olan desteklerin sürdürülebilir üretime yönelik stratejik bir kararla desteklenmesi gerekiyor. Bu konuda kredilendirme sistemlerinin çok ciddi bir denetim mekanizmasından geçmesi, teşviklerin kalite, verimlilik, çeşit ve maliyet açısından sanayinin gerek iç pazardaki büyümesine gerekse dış ticaretteki gücünü artırmasına olanak verecek bir şekilde yeniden yapılandırılması önem arz ediyor. 

“Üretim Birliği” adı altında toplanılmasını sağlamak 

Pestisitler yerine, Avrupa Birliği’nde “biyolojik preparatlar” yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmasına rağmen Türkiye’de biyolojik preparantların etiketlerinde sınırlı sayıda ürünlerde kullanılmasına izin veriliyor. Bu durum sektörü Avrupa pazarında rakipleri karşısında zayıf düşürüyor. Sektör bu işin çözümünü ise “Üretim Birliği” adı altında toplanmakta görüyor. Üretim Birliği kurularak mutlaka pestisit kullanımlarının tek bir elden yapılması gerektiği talep ediliyor.

Lojistik maliyetlerin aşağı çekilmesi

Yaş meyve sebze sektörüne dair ihracatın dolar bazında değeri kilo başına 0.61 dolar. Yaş meyve sebze, mal bedeli çok düşük ama hava taşımacılığına mutlak surette ihtiyaç duyan bir sektör. Bu noktada hava taşımacılığına dair maliyetlerin düşürülmesi, sektöre dış pazarda ihtiyaç duyduğu rekabet gücünü kazandıracak. Sanayiciler hava yolu taşımacılığına dair bir plan geliştirip her iki tarafın da kazanabileceği bir noktada buluşabileceğini düşünüyor.

Süpermarketler yasasının acilen çıkartılması bekleniyor

Meyve suyu gibi yaş meyve sebze pazarının da süpermarketlerin baskısından kurtarılması gerekiyor. Meyve suyu sektörü peşin aldığı ürünlerin ödemesini, süpermarketlerin kendi isteklerine göre ödemesine izin vermek durumunda kalıyor. Sektörün bu noktada hiçbir yaptırımı söz konusu değil. Bu konuya çözüm getirmesi adına süpermarketler yasasının acilen çıkartılması bekleniyor. 

Zirai ilaçların kullanımı

İnovatif tarımsal üretim modeli üzerinde bir çalışma gerçekleştiren yaş meyve sebze sektörü, bu anlamda zorunlu zirai danışmanlık ofislerinin kurulmasını öneriyor. Bu hayata geçirildiği zaman üretici kaliteli üretim yapabilecek zirai ilacı ve gübreyi daha az miktarda ve doğru bir şekilde kullanabilecek, dolayısıyla ihracata giden ürün miktarı daha da artırmış olacak.

Uluslararası bir platform kurulmasını sağlamak

Türkiye, rekabetçi avantajını Kuzey yarımkürede yitirmek üzere. Bunun en belirgin örneği de kirazda görülüyor. Yıllık 600 bin ton kiraz üreten Türkiye, bunun 80 bin tonunu ihraç ederken, 55 bin-70 bin tonluk kiraz üretimi yapan Özbekistan, üretiminin 40 bin tonunu ihraç ediyor. Dolayısıyla sektör temsilcileri Türkiye’den bir uluslararası platform çıkartılması noktasında görüş birliğinde. Bu platformun Türk markası ile tüm dünyaya ihracat ve transit ihracat yapabileceği vurgulanıyor.

Küçük ölçekli üretimin ve ihracatın efektif hale getirilmesi

Dağınık ve küçük ölçekli bahçeler; sanayiye uygun cinste, yeterli miktar ve kalitede meyve tedarik edilememesine sebebiyet veriyor. Bu nedenle devletin elindeki birinci sınıf tarım alanlarının envanterinin çıkarılması ve meyveciliğin geliştirilmesi için atılacak adımlara ışık tutması amacıyla özel sektöre tahsis edilmesinin, kaliteli sanayiye yönelik meyve tonajını artırarak daha düşük maliyetle üretilmesini sağlayacağı düşünülüyor. 

Sözleşmeli tarıma duyulan ihtiyaç

Yaş meyve sebze sektöründe fiyat dalgalanmalarından kaynaklı yaşanan zararlar, sözleşmeli tarıma duyulan ihtiyacı gözler önüne seriyor. Söz konusu fiyat dalgalanması olduğu sürece, ne üretici ne de sanayicinin memnun olmayacağı dile getiriliyor. Sektörde, bu dalgalanmanın önüne geçmek için yüzde 100 sözleşmeli tarım yapmak gerektiğine inanılıyor.

Ülke markası yaratmak

Sektörün uzak coğrafyalarda markalar oluşturması, tarımı sürdürülebilir halde kazanır duruma getirebilmek için önemli. Bugün işlenmiş ürünlerin markalı olarak ihraç edilmesinin önünü açacak, hammadde alımlarını daha uygun hale getirecek bazı önlemlere ihtiyaç duyuluyor. Sektör marka oluşturmak için bugün çabalamazsa, yakın bir vadede çiftçilerin ürünlerini de satamıyor duruma geleceği öngörülüyor.

Soğuk zincir sistemi tüm yaş meyve sebze sektöründe uygulamaya geçmeli 

Tarladan tüketicinin masasına gelene kadar neredeyse yüzde 50 kayıpların söz konusu olduğu sektörde, bu kayıpların ortadan kalkması için soğuk zincir sisteminin tüm yaş meyve sebze sektöründe uygulamaya geçmesi öneriliyor. Ürün zayiatını önlemek ve raf ömrünü uzatmak için üretim aşamasından tüketiciye sunuluncaya kadar soğuk zincir sistemine geçilmesi için geçmiş yıllarda bir fizibilite çalışması yapan temsilciler, bu anlamda sektörün tamamının soğuk zincirden geçerek pazarlara sunulması konusunda ısrarını sürdürüyor. 

Prof. Dr. Emre Alkin’in moderatörlüğünde düzenlenen “Yaş Meyve Sebze ve Mamulleri Ortak Akıl Toplantısına’’; Türk Hava Yolları Genel Müdür (Kargo) Yardımcısı Turhan Özen, UTİKAD Yönetim Kurulu Başkanı Emre Eldener, İstanbul Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği​​ Başkanı /Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu Başkanı Melisa Tokgöz Mutlu, Ulusal Turunçgil Konseyi Başkanı Kemal Kaçmaz, Uludağ Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Senih Yazgan, Frigopak Gıda Maddeleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Ali Haydar Güçlü, Tat Gıda Sanayi A.Ş. Üretimden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı / SALKONDER Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Turan, Kavaklıdere Şarapları A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı / Şarap Üreticileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ali N. Başman, City Farm / ORGÜDER - Türkiye Organik Ürün Üreticileri ve Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Ayhan Sümerli, Dimes A.Ş. Genel Müdürü Ozan Diren, Tekfen Tarımsal Araştırma Üretim ve Pazarlama A.Ş. Genel Müdürü Emrah İnce, Aroma A.Ş. Genel Müdürü Sefer Kılınç, Lider Grup Genel Koordinatörü Saadettin Altuntaş, Çekok Holding A.Ş. CEO’su Cevdet Çekok veTurkishtime Yönetim Kurulu Başkanı Filiz Özkan katıldı.